Sıradışı bir göç filmi

Göç ve göçmen gerçeğinin giderek daha fazla görülmeye başladığı Almanya’da bu durum haliyle beyazperdeye de yansımadan edemiyor.
Göç ve göçmenliğe dair konuları işleyen filmlere her gün bir yenisi ekleniyor. Tabii sadece sayı bakımından değil, hikayelerin işlenişi ve göçe bakış açısında da bir değişim yaşanıyor.
Artık Göçün 50. yılını kutladığımız bugünlerde, bu değişime gerçekten de ihtiyacımız vardı. Çünkü gerek Alman gerekse Türkiye yapımı ‘göçmen-gurbet filmleri’nin klişeleşmiş hikayeleri veya tipleri artık gına getirir olmuştu.
KLİŞESİZ DE GÖÇ FİLMİ OLABİLİYORMUŞ!
Ekim ayında Almanya sinemalarında gösterime giren “Dreiviertelmond’ adlı film, beyazperdedeki bu değişimin mütevazı ama bir o kadar da güzel bir örneği. Kalıplaşmış konu ve tiplere girilmeden de çarpıcı bir hikaye olabileceği, klişelerden uzaklaşıldıkça göçün ve göçmenliğin kendi doğası, gerçekliği ve özgünlüğünün ortaya çıkacağını gösteriyor “Dreiviertelmond”.
Hikayesi gayet yalın ve bir o kadar da çarpıcı: 6 yaşında ve tek kelime Almanca bilmeyen kız çocuğu Hayat’ın yolu Almanya’ya düşer ve Nürnbergli bir taksici Hartmund’un hayatına karışır. Olaylar öyle gelişir ki, Hayat tek başına kalır ve yaşlı, inatçı üstelik eşiyle boşanmanın eşiğine geldiği için zaten gerginlik içindeki taksici ile yolları kesişir. Hartmund hiç tanımadığı, konuşamadığı Hayat’a bakmak zorunda kalır. Önyargılarla başlayan ilişkileri giderek farklılaşır, aralarında kopmaz ve insani bir bağ oluşur…

HEM ‘TÜRK HEM ALMAN GÖZÜ’YLE
Göçle ilgili filmlerde şu olgu sıkça rastlanan bir şeydir: Olaylar ya Türklerin ya da Almanların gözünden görülür, senaristin ya da yönetmenin baktığı yere göre “öteki” tarafın tuhaflığı, sıradışılığı vs. ortaya serilir. Dreiviertelmond”u farklı kılan özelliklerden biri de, bu konuda tam ortadan birbakış açısına sahip olmasıdır. Olaylar, hem küçük Hayat’ın hem de muhafazakar, aksi Hartmund’un gözünden görülmekte; yani izleyici kendini hikayenin tam karşısında hissetmektedir.
Yerlisiyle göçmeniyle milyonlarca insanı ilgilendiren göç, yabancılık konusunu sıradan insanların sıradan hikayeleri arasına ustaca koymayı başaran ve aşılmaz sanılan kimi önyargıların nasıl dağılıp gideceğini gösteren bu sevimli film, bize 10 yıl önce Türkiye’de gösterilen “Büyük Adam Küçük Aşk” filmini hatırlatıyor. Orada da, hayatları kesişen tipik devletçi bir yaşlı Türk ile küçük bir Kürt kızı etnik kökene dayalı önyargıların nasıl da insana yabancı olduğunu göstermişlerdi.
Esprileriyle, duygusallığı ile farklı ve insani bir göç filmi izlemek istiyorsanız, vizyondan kalkmadan kaçırmayın deriz. (YH)