50. yıl geride kaldı, 51. yılda ne olacak?


Kimileri tarafından kutlanan, kimileri tarafından sorgulanan bir yılı, Türkiye’den Almanya’ya göçün 50. yılını geride bırakıyoruz. 2011 başından itibaren göçün 50. yılı vesilesiyle birçok değişik kurum ve kuruluşun yanısıra Alman ve Türk devleti de çeşitli etkinlikler düzenledi. Herkes kendi penceresinden geride kalan 50 yılı değerlendirdi. Bol bol entegrasyondan, uyumdan, uyumsuzluktan bahsedildi. Devletlerin düzenlediği şatafatlı etkinliklerde, geride bırakılan 50 yılın zorluklarının nedenleri görmezden gelinerek yapılan değerlendirmeler eşliğinde, Türkiyeli emekçilere bol bol teşekkür edildi. Bir yanda Merkel–Böhmer, diğer yanda Erdoğan – Bekir Bozdağ ve bunlara eşlik eden DİTİB, UETD, ATT gibi örgütler bugüne kadar uygulanan politikaları meşrulaştırmaya, birlikte yaşam adına işçi ve emekçilerin dişi tırnağı ile sağladıkları kazanımların üzerinde tepinmeye çalıştılar. 50 yıldır uygulanan ırkçı-ayrımcı politikaların sorumlularının utanmadan yaşananları başarı olarak değerlendirmesinin sorgulanması gerekir ki; önümüzdeki yıllar daha sancısız olsun.
Bütün zorluklara rağmen geride bırakılan 50 yılda, birlikte yaşam adına önemli adımlar atıldı. Yerli ve göçmen emekçilerin kendi sorunlarını çözme, ortak bir gelecek oluşturabilmesi için bir çok deney, tecrübe ve mevzi kazanıldı. 50 yıldır Türk ve Alman devletinin uyguladığı politikalara bakıldığında, bu kazanımların asıl sahiplerinin işçi ve emekçiler olduğunun altı onlarca kez çizilmesi gerekir. Kazanılan bütün olanaklar hükümetlere rağmen kazanılmıştır. Hükümetler ellerinden gelen bütün çabaları sarf ederek, değişik uluslardan emekçilerin yakınlaşmasını engellemeye çalışırken, bütün bu ayrımcı politikalara rağmen, farklı etnik-dini kökenden olsalar da emekçiler arasında, işyerlerinde, grevlerde, okullarda ve günlük hayatın içinde anlamlı bir beraberlik de mayalandı…
Burada belirtilmesi gereken başka bir olgu ise ‚entegrasyon‘ sorunudur. Bugün çokça konuşulup tartışılan, malzeme yapılan entegrasyondan hükümetler ne anlıyor, emekçiler ne anlıyor? Merkel ve Erdoğan’ın entegrasyon anlayışıyla, makine başındaki Hans ve Ali’nin anlayışı aynı olabilir mi? Yaşananlar olamayacağını, olmadığını açıkça göstermekte.
Bugün Merkel Hükümeti, entegrasyon sorununu dil öğrenmeye, kanunlara uymaya indirgemişken, Erdoğan da ‚dilinizi-dininizi unutmayın, yasalara saygılı olun’a getirmektedir. Farklı şeyler söylüyor gözükseler de, her ikisi de entegrasyonu dil-din ve yasalar çerçevesine hapsetmektedir. Her ikisinin de amacı emekçilerin sorunlarını kültürel farklılıklara bağlamak; ayrılıklara vurgu yapmaktır. Ancak emekçiler açısından ise, uyumun temelini ortak ihtiyaç, çıkar ve özlemler, daha başka bir deyişle aynı sınıfın parçası olmak oluşturmakta; etnik ve dini köken gibi değerlerin ‚başına kakılmadığı‘, politik istismar aracına dönüşmediği bir ortamı gerektirmektedir.
Bu anlamda 50. yılın hangi pencereden bakılarak değerlendirileceği çok önemlidir. Ancak bu ayrımı doğru koyabildiğimiz, penceremizi doğru seçebildiğimiz ölçüde, 2012 ve sonrası için doğru sonuçlar çıkarabilmek mümkün olur.

 

 

İŞ-AŞ OLMADAN ENTEGRASYON OLMAZ!
50 yıldır Alman sermayesi ve hükümetleri, yıllardır göçmen emekçileri ucuz işgücü ve rekabet unsuru olarak kullandılar. Böylece hem göçmen işçiler hem de yerli emekçiler daha fazla sömürüye tabii tutuldular. Ancak ne var ki, bu toplumun bir parçası olarak görülmediler; en doğal insan haklarından mahrum edildiler… Üstelik etnik ve dini köken farklılıkları nedeniyle aşağılanıp horlandılar. Türk devleti ve hükümetleri de yıllarca bu tablonun tamamlayıcı bir parçası oldu; eti senin kemiği benim misali, o da, Alman sermayesinin sömürdüğü emekçilerin posasından çıkar sağlamaya çalıştı…
Bunun için göçün 50. yılında, ne Merkel ne de Erdoğan, işsizlik ve yoksulluk girdabında yaşamak zorunda bırakılan Türkiyeli emekçilerin bu sorunları üzerine tek bir kelime etmemişlerdir. Bilindiği gibi Türkiyeliler işsizlikten en fazla etkilenen kesimi oluşturmaktadır. Taşeron firmalarda, güvencesiz işlerde, düşük ücretli işlerde çalışanların sayısı her gün artmaktadır. Meslek yeri bulamayan, okul bitiremeyen gençlerin sayısı her gün artmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, yüzde 35’i yoksulluk sınırında yaşayan Türkiyelilerin sorunlarına çözüm aramadan, entegrasyondan bahsetmek tam bir ikiyüzlülüktür. Son senelerde işçi ve emekçi haklarına yönelik yoğun saldırılar yaşandığı ve doğal olarak ezici çoğunluğu emekçi olan Türkiyelilerin bundan daha fazla etkilendiği bilinmektedir. Hükümet ekonomik politikalarına bağlı olarak, göç politikalarını da değiştirmiştir. Bugün işsiz olanın, geliri yeterli olmayanın vatandaşlığa geçiş olanağı da elinden alınmıştır. İşverenin daha fazla kar elde etmek için işten atarak, düşük ücretli işlerde çalıştırarak cezalandırdığı, işçi ve emekçiler hükümet tarafından da cezalandırılmaktadır .

Hüseyin Avgan
DİDF Genel Başkanı

İş-aş ve daha iyi bir gelecek için eşit haklar!

Yukarıdaki söylemi ‘Eşit haklar için iş-aş ve daha iyi bir gelecek mücadelesini yükseltelim’ olarak da ifade edebiliriz. Emekçiler açısından 50 yılın en önemli derslerinden birisi olarak; insanca yaşamak ve çalışmak, eşit haklara kavuşabilmemiz için, yerli emekçilerle kaynaşmamız ve emekçilerin iş-ekmek kavgasına ortak olmamız gerekmektedir. Resmi makamlar ve sermaye tarafından 50 yıldır en temel insan haklarından mahrum edilmemizin nedeni ve gerekçesi de budur zaten…
Bunun için ırkçılığa-ayrımcılığa karşı eşit haklar talebi, işsizliğe-yoksulluğa karşı mücadele talepleriyle birleşebildiği ölçüde kazanılabilecektir. Buradan “vatandaşlığa geçiş kolaylaştırılsın”, “Almanya’da yaşayan herkese seçme seçilme hakkı tanınsın”, “ırkçı-ayrımcı yasalar kaldırılsın” gibi taleplerin geri plana itilmesi sonucu değil, aksine işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadelenin içerisinde bu taleplerin de daha fazla yer almasını, başka bir deyişle, ekmek ve demokrasi mücadelesini birleştirmemiz gerektiği sonucu çıkarılmalıdır.
Etnik ve dini temelde örgütlenen kurumların, „bütün çektiklerimiz ‘Türkiyeli olmaktan, Müslüman olmaktan kaynaklanıyor“ türünden değerlendirmeleri, işçilerin-emekçilerin kafalarını karıştırmanın yanında, gerek Türk gerekse Alman tarafında senelerdir sürdürülen ayrımcı, milliyetçi politikaları daha da güçlendirmektedir. Türk kökenli bir işverenle, işçi bir Türkiyelinin aynı sorunları yaşadığını iddia etmek saflıktan öte, yerli ve göçmen emekçilerin ortak yanlarının üzerini kapatma girişimidir. Alman devletinin son dönemlerde emekçileri dini ve etnik kimlik altında toplama çabaları, bu ayrımı temel alan kurumların olanaklarını geliştirmekte; bu kurumlar da, “hepimiz Müslüman’ız, hepimiz Türk’üz” politikalarıyla, Alman devletinin ırkçı-ayrımcı politikalarının değirmenine su taşımaktadırlar.
Sonuç olarak, son 50 yıl içerisinde her iki hükümet de binbir türlü yola başvurarak, işçilerin emekçilerin kaynaşmasını-yakınlaşmasını engellemeye çalıştılar; önümüzdeki yıllarda da bu çabalarına devam edeceklerini söylemek falcılık olmayacak. Çünkü iki taraf da emekçilerin ayrılıklarından beslenmekte, bu yüzden böl yönet politikalarından vazgeçmemektedirler. Ve emekçilerin yaşadığı sorunları, emek ve sermaye çatışmasından kopararak, etnik, dinsel, kültürel sorunlara indirgeyen her anlayış, niyet ne olursa olsun ırkçı-ayrımcı politikaların değirmenine su taşımaktadır.