AB öldü, yaşasın Avrupa mı?

AVRUPA GERÇEĞİ

YÜCEL ÖZDEMİR
Tarihin cilvesine bakar mısınız…
Bundan tam 20 yıl önce, 9-10 Aralık 1991’de toplanan AB Zirvesi’nde AB üyesi ülkelerin ortak para birimi Euro’yu kullanmasına karar verildi, ancak İngiltere buna çekince koydu.
20 yıl aradan sonra, 8-9 Aralık 2011’de toplanan AB Zirvesinde ise, bu kez kriz halindeki Euro’yu kurtarmak üzere bir araya gelindi, İngiltere alınan kararlara karşı veto hakkını kullandı…
20 yıl içinde olup bitenlere bakıldığında, AB’nin “sosyal adaletin, refahın, demokratik özgürlüklerin” kalesi olmadığını söylemeye artık gerek bile yok.
Zira, AB artık, zengin ülkelerin yoksul ülkelerin tepesine vurarak elindekini alan, yoksulları daha yoksullaştıran, zenginleri daha zenginleştiren bir birlik haline gelmiş bulunuyor.
Gerçi bu eskiden de böyleydi.
Ancak, geçtiğimiz hafta Brüksel’de yapılan AB Zirvesi’nde alınan kararlar ve içine girilen yol ayrımı, AB hakkındaki bütün yanılsamaları altüst etti, gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koydu: AB, halkların değil, bir avuç emperyalist-kapitalist devletin, mali sermayenin kendi ekonomik ve politik çıkarlarını diğer ülkelere dikte ettirdiği bir birliktir.
Ve bu birlik üzerinde, Alman-Fransız ittifakının etkisi son zirvede alınan kararlarla perçinleşmiş, İngiliz burjuvazisi ise dayatılanları kabul etmesi durumunda dezavantajlı duruma düşeceğini fark ederek, kendi çıkarlarına göre, gerekirse tek başına hareket edebileceğini ilan etmiştir.
Açıktır ki, son zirveyle, AB geri dönülmesi mümkün görünmeyen bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor.
Alman, Fransız ve İngiliz basınında son günlerde süren karşılıklı atışmalara bakılırsa, sürecin geriye çevrilmesi artık öyle kolay olmayacaktır. Alman ve Fransız basını daha çok Londra’da Başbakan Cameron’un kararına yönelik eleştirileri öne çıkarmayı yeğliyor. İngiliz basını ise Cameron’a, İngiliz burjuvazisinin, mali sermayesinin çıkarlarını Almanlar ve Fransızlara karşı aslanlar gibi savunduğu için övgü üstüne övgü diziyor.
Dolayısıyla, önümüzdeki süreç Alman-Fransız ittifakı ile İngiltere arasında derinleşen çelişkiler bundan sonra keskinleşmeye devam edecek.
AB’nin üç büyük emperyalist devleti arasında eskiden de var olan ancak, “Sovyet tehdidi”ne karşı üstü örtülen çelişkiler son 20 yıl içinde iyice keskinleşti ve saflar şimdi eskisine göre biraz daha belirgin.
Bu süreçte bir taraftan AB ülkeleri arasındaki eşitsizlik, uçurum derinleşirken, diğer taraftan Almanya-Fransa ittifakının “kriz ortamını” kendi lehine çevirmek için önemli adımlar attığı açıktır. Yani; borç batağındaki ülkeleri “kurtarma” adı altında yapılan bütün operasyonların kriz içindeki ülkeleri teslim almaya yönelik olduğu, son AB Zirvesi’nde alınan kararlarla görüldü.
Dolayısıyla, Almanya-Fransa ittifakının derdinin gerçekten ülkeleri kurtarmak olmadığı, tersine onların bu durumundan yararlanarak, itirazsız bir şekilde teslim almaya yönelik olduğu görüşü doğru çıktı.
Çünkü; Lizbon Sözleşmesi’nde Mart ayına kadar yapılması öngörülen değişiklikler açıkça, zayıf ekonomilere sahip ülkeleri tam anlamıyla sömürge haline getiriyor.
Alınan kararlar Euro’yu ve borç krizi içindeki ülkeleri düzlüğe çıkarmayacaktır. Dahası son zirveyle AB’nin sorunları daha karmaşıklaştı, ağırlaştı.
Bu karmaşa içerisinde en çok dikkat çeken Almanya’nın diğer rakiplerine göre bir kaç adım ileriye atarak, AB üzerinde baskın olmasıdır. Bunun havasına giren kimi muhafazakar politikacılar, açıktan, “AB Almanca konuşmalı” diyerek, gelinen aşamanın herkes tarafından bilinmesini istiyor.
Almanya’nın AB üzerinde etkin bir güç hale gelmesinden rahatız olan Fransız ve İngiliz basını ve politikacıları, son zamanlarda Başbakan Angela Merkel’i, 1862-1890 yılları arasında şansölye koltuğuna oturan Otto von Bismark’a benzetiyorlar.
Pek de haksız sayılmazlar.
Bismark, Prusya Kralı 1. Wilhelm tarafından şansölye koltuğuna oturtulduğunda, kendisine başlıca hedef olarak esnek konfederalizmle birbirine bağlanan Alman krallıklarını, beyliklerini “kılıç ve kan” politikasıyla korku ve şiddet yoluyla bir araya getirmiş ve bunun üzerinden ulus-devlet yaratmıştı.
Bu politikasından ötürü “demir yumruk” lakabı takılan Bismark, daha sonra Alman emperyalizminin dünya üzerindeki çıkarlarını korumak için Fransa ve Rusya ile yakın ittifak kurmuş, Afrika’da sömürgeler elde etmişti.
Merkel, daha doğrusu günümüzün Alman burjuvazisi tarafından “Euro’nun istikrarı” adına sürdürülen politikalara bakıldığında, özünde Bismark’ın esnek konfederalizmden ulus-devlet yaratma politikasına denk düşüyor. Günümüz Almanya”sı da, sözde “gönüllü birlik” şeklinde kurulan AB’yi artık “zorunlu birlik” haline dönüştürmeyi ve bütün üye ülkeler üzerinde merkezi, otoriter bir sistemin oluşmasını amaçlıyor.
Bismark döneminde olduğu gibi günümüz Alman burjuvazisi de, masa başında hazırladığı stratejilerin içine “insan”ı, emekçileri koymadığı için, her şeyin “Alman disipliniyle” çözüleceğini sanıyor. Yapılan planların tıpkı Bismark döneminde olduğu gibi milyonlarca insanın yaşamını etkileyeceği ve bunların bir gün ayağa kalkıp “dur” diyeceklerini ise hesaplamak dahi istemiyorlar.
Ne var ki, Almanya ve Avrupa’nın tarihi, büyük sınıf savaşımları tarihi olduğunu herkes biliyor. İşçi sınıfının daha sözünü söylemediği bir AB’nin dizayn edilmek istendiği, bunun da tutmayacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Geçmiş 20 yılda yaşananlar, gelecek 20 yılda olacakların habercisidir.