Bir yazarın gözünden: Okuma kültürünün geliştirilmesi

Zehra İpşiroğlu
Bugünümüzü, bugün yaşadığımız olumlu olumsuz her şeyi belirleyen geçmişimiz. Yaşadığımız sıkıntıların, engellerin ya da mutlulukların nedenlerini anlamak istiyorsak, geçmişe bir yolculuk yapmamız, çocukluğumuzda yaşadıklarımızla bağlantı kurmamız yeterli. Geçmiş, bugün ve gelecek birbirinden ayrılmaz bir bütünü oluşturduğu için çocuklarımıza yapacağımız yatırım da  geleceğe yatırım yapma anlamına geliyor. Ne ekiyorsak onu biçiyoruz.  Kendi geçmişime yolculuk yaptığımda, okula gitmekten nefret ettiğimi anımsıyorum. Ellili ve altmışlı yılların baskıcı ve otoriter ortamında okul bir karabasandı bana göre! Dayak, şiddet ayrımcılık hepsi vardı. Örneğin öğretmenin çok sevdiği varlıklı ailelerin çocukları ön sıralarda otururlar ve ayrıcalıklı olmanın tadını çıkarırlardı. Orta kesimin çocuklarına ki, ben de onlardan biriydim öğretmen daha mesafeli ve soğuk davranırdı, ama en arkalarda oturan alt katman çocuklarının dayak yemedikleri ya da cezalandırılmadıkları gün yoktu. Okulda o kadar ilgisiz ve kötü bir öğrenciydim ki, sınıfımı geçebilmem için özel ders alırdım. Ama düş gücü güçlü olan bir çocuk olarak kendi kendime çizip boyadığım kağıt bebeklerle ütopik bir okul  yaratmıştım.   Hayal dünyamda ben öğretmen, kağıt bebekler de öğrencilerimdi. Çocukların güldükleri, oynadıkları, şarkı söyledikleri, kısaca özgürce yaşadıkları harika bir okuldu bu. Geçmişteki bu yaşantımın bugünümü, yazarlığımı, mesleğimi, kısaca yaşamdaki duruşumu belirlediğini söyleyebilirim.  Çünkü kağıt bebeklerle yarattığım bu ideal dünya yüreğimde hep yaşıyor. Çocukların mutlu olabilecekleri ideal bir okul en büyük hayalim belki de.
Son yazdığım  kitabım “Düş Hırsızları”nda Gi-po’yu anlatıyorum. Gi-po çocukların ve içindeki çocuğu yaşatan yetişkinlerin düşlerini çalan iğrenç bir yaratık. Yaşamında Gi-po ile karşılaşmamış olan yoktur. Ona ne kadar ödün verirseniz öylesine  büyür, şişer ve sonunda sizi öyle bir ele geçirir ki, siz siz olmaktan çıkarsınız. Ancak ona ne kadar karşı koyarsanız o kadar küçülür ve sonunda da sönüp gider. Gi-po içimizdeki gizli polis, düşlerimizi gerçekleştirmemizi engelleyen her şeyi, yani kuralları, yasakları simgeliyor.  Nasıl başa çıkabiliriz onunla? İşte bu fantastik kitapta otoriter eğitim sistemiyle iyice dalga geçerek bunu anlatıyorum. Gi-po’ya karşı savaşta çocuklar kazanıyorlar ve yepyeni bir dünya yaratıyorlar. Bir mucizeyle bitiyor kitap. Çocukların düşlerini gerçekleştirebildikleri  ideal bir okul yaratılıyor. Bu bir hayal tabii ki, tıpkı çocukken  kağıt bebeklerle kurguladığım dünya gibi… Ama gerek çocuk kitapları yazan yazarların, gerek eğitimcilerin böyle bir hayali olması gerektiğine yürekten inanıyorum.
Kitaplarımdaki öğretmenler tıpkı Rıfat Ilgaz’ın gülmece kitaplarındaki gibi çoğunlukla olumsuz tipler. Bu nedenle de çocuklar öğretmenlere takma adlar takıp alay ediyorlar. Örneğin “Düş Hırsızları”ndaki öğretmenin adı “Kamela”, Karınağrısı Melahat’in kısaltılmış biçimi.  “Şimdiki Çocuklar Hala Harika”da,  çevresinde buz gibi bir hava yayan Aysel öğretmenin takma adı “Derin Dondurucu”, okulda terör rüzgarı estiren müdürün  takma adı  ise “Ejderha”.
Eğitimcilerin bu kitaplara getirdikleri eleştiri çocuklara kötü örnek olmam. İyi ama çocuklar kendilerini adam yerine koymayan öğretmenlerle alay edip dalga geçmiyorlar mı, bu onların gerçeği değil mi? Evet, çocuklar ve gençler kendilerini savunabiliyorlar. Hem canavar gibiler, hem de acımasızlar. Onlar baskı uygulayan bir  öğretmeni kolaylıkla  bezdirebilirler canından. Bu nedenle de yaptığı işe gönül vermeyen bir öğretmenin yaşamı işkenceye dönüşebilir. Ama bugünün eğitim ve öğretim anlayışı çok farklı. Çağdaş öğretim, çocuğu önemsemeyen, hiçe sayan baskıcı ve otoriter öğretmenleri kabul etmiyor. Peki bu tür öğretmenler artık yok mu? Var elbette, ve eğitim sistemimiz temelinden değişmediği sürece de olacak, ama şu da bir gerçek ki en büyük zararı onlar kendilerine veriyorlar. Sevmedikleri, zorla yaptıkları bir işin içinde oldukları için yaşamı yalnız çocuklara değil, kendilerine de zehir ediyorlar.
Çağdaş öğretim anlayışı öğrenci merkezli bir sistemi savunuyor ve yaratıcılığa ağırlık veriyor, yaratıcılığın tanrı vergisi olduğu görüşünü de kabul etmiyor. Çünkü yaratıcı gizilgüç hepimizde var. Önemli olan bu gücü keşfetmek ve geliştirmek. İçimizdeki yaratıcı gizilgücü keşfedebilmemiz için, öncelikle  kendimizi keşfetmemiz gerekiyor. Bizi tıkayan ve engelleyen güçler neler? Şöyle bir düşünelim:  Bizlere “değerlerimiz” kılıfı altında dayatılan bir sürü kurallar, baskılar, yasaklar var, bunların ne kadarı gerçekten bana ait, benimle ilgili? Hiç farketmeden Gi-po’nun etkisi altına girmiyor muyum? Gi-po hayallerimi, yaratıcılığımı içimdeki gizli güçü benim ruhum bile duymadan tüketiyor, yok ediyor. Yaratıcılığımı bir çırpıda silip süpüren, yani içimdeki gizli gücü bulmamı engelleyen  bu gücün ardında genellikle ideolojiler var, çoğunlukla dinci ya da milliyetçi ideolojiler… Yaratıcılığımı geliştirmek istiyorsam atacağım ilk adım Gi-po’nun farkına varmam, yani bir tür  farkındalık, çevremde olup biteni görme, anlama, uyanık ve bilinçli olma. Kendini keşfetme, gözlemlemeyi, okumayı, kısaca dünyaya at gözlükleriyle değil de, geniş bir bakış açısından bakmayı koşulluyor.
ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATINA SANSÜRSÜZ BİR YAKLAŞIM
Gelelim çocuk ve gençlik edebiyatına ve bu edebiyattan okuma kültürünü geliştirme açısından nasıl yararlanacağımıza. Klasiklerden örnek getirebilir:  Mark Twain’in romanları “Tom Sawyer” ve “Huckleberry Finn”i düşünelim. Yazınsal değeri çok yüksek olan bu kitaplar hem çocuklara, hem de yetişkinlere sesleniyor. Ama Gi-po’nun açısından bakarsanız bu kitaplar çocuğa kötü örnek olabilecek zararlı kitaplar. Bir de tersi bir örnek vereyim, İtalyan yazar De Amicis’in yıllardır okullarımızda okutulan ve öğrencilere örnek kitap olarak sunulan “Çocuk Kalbi” romanı. Çocuk gerçeğiyle uzak yakın ilgisi olmayan bu romanın ideolojik ve didaktik bir çizgisi var. Kitapta çocuğa dayatılan görüşlerin ne kadar saçma olduğunun daha on  bir yaşındayken farkına varmıştım. Örneğin fedakar çocuğun öyküsünde, çocuk anneannesini eve giren hırsızdan  korumak isterken acımasızca öldürülür. Bu öyküyü okuduğuma çok ama çok üzüldüğümü anımsıyorum, çünkü anneannemi seviyordum ama yaşamımı onun için feda edebilir miydim bilemiyordum.  Bu yaşantımı  “Gergedan Oyunu” kitabımdaki bir bölümde kullandım. “Çocuk Kalbi”, çocuğun dünyasıyla ilgisi olmayan milliyetçi öykülerle dolu. Duyarlı bir çocuğu olumsuz etkileyebilecek bu tür çocuk kitapları bizde de sürüsüne bereket. Kitap fuarlarında çocuklara ya çok ucuza ya da bedava dağıtılıyor.
Çocuklar ve gençler için yazılan çok satışı olan bazı kitapların ardındaki ideoloji çok sorunsal olabiliyor. Bu kitapların satışının bu kadar yüksek olmasının nedeni nedir? Bu da başlı başına bir araştıma konusu olabilir.  Öte yandan gerçekten nitelikli ve değerli bir kitap satışı fazla olmadığı, reklamı da yapılmadığı için farkedilmiyor bile. Sevgi Saygı’nın “Amcama Ne Oldu?” adlı fantastik romanını örnek verebilirim. Fantazi ile gerçeği çok yaratıcı bir biçimde içiçe yoğuran heyecanlı, eğlenceli ve düşündürücü bir kitap bu. Günlük biçiminde kaleme alınmış, çocuk bakışıyla anlatılıyor. Kitabı okuyan bir öğretmen kitapta argo olduğunu, örneğin çocuğun “kafayı yedim” dediğini, bu açıdan da kitabı sakıncalı bulduğunu söylemişti bana. İyi ama çocuk argo konuşmuyor mu, bu çocuğun gerçeği değil mi, bakın gene Gi-po giriyor devreye. Çocukların dünyasını keşfedeceğimize, onlara ısrarla bir şeyler dayatmaya çalışıyoruz.
(Devamı gelecek sayıda)