‘Parayı yiyemezsiniz!’

Türk-Alman Çevre Koruma Merkezi Başkanı ve aynı zamanda Berlin Eyalet Parlamentosu Yeşiller Milletvekili Turgut Altuğ ile Almanya’da çevre hareketi ve göçmenlerin bu mücadeledeki yeri üzerine sohbet ettik.

 

 

 Hasan Bektaş/Barış Işık
İsterseniz öncelikle Türk-Alman Çevre Koruma Merkezi’nin amaç ve faaliyetlerinden başlayalım.
Türk-Alman Çevre Koruma Merkezi 2009 yılında bir proje olarak hayata geçirildi. Amacımız özellikle göçmen kökenli insanları doğa ve çevrenin korunması hakkında projeler yolu ile bilgilendirmek, onların katkılarını almak ve çevre koruma yolu ile onların topluma katılımını sağlamak. Bu anlamda biz çevre mücadelesini toplum yaşamına katılma, toplumda eşit haklara sahip olmanın alanlarından biri olarak görüyoruz. 3 sene içinde birçok önemli projeye imza attık. Mesela Türkçe–Almanca olarak çıkardığımız bir dergimiz var. Çevre korumasına dair birçok panel ve toplantılar yapıyoruz. Çocukların çevre bilincinin gelişmesine yönelik ‘yabancı değil Doğa’ adlı bir projemiz Wedding, Kreuzberg ve Neukölln semtlerinde devam ediyor. Yine ‘Kültürlerarası Bahçe’ adlı projemiz ile değişik milletlerden birçok insan Kreuzberg’deki iki bahçede organik tarım yapıyor. Göçmen kökenli gençler ve kadınlarla yapığımız film projesi de bu etkinlikler içinde yer alıyor. Bu projeler kapsamında uzun zamandır işsiz olan 11 kişiye de iş sağlamış bulunuyoruz.
Göçmen kökenli insanların çalışmalarınıza ilgisi ne durumda?
Tabii bu çalışmanın içeriğine göre değişiyor. Ancak biz bürosunda birilerinin gelip çevre koruması hakkında soru sormalarını bekleyen, sadece danışmanlık hizmeti veren bir kuruluş değiliz. Biz insanlara değişik yollarla ulaşmaya çalışıyoruz. Karşılıklı deneyim paylaşımı ve saygı üzerinden sürüyor ilişkimiz. Dolayısıyla memnun edici bir ilginin varlığından bahsedebilirim.
İşsizlik, yoksulluk, ırkçılık, geleceksizlik… göçmen kökenli insanların bunca sıkıntısı varken ve bunları en yakıcı biçimde hissederken neden doğa ve çevrenin korunması için mücadele etsin? Bir Göçmen neden bu hareketin bir parçası olmalı?
Sağlıklı bir hava olmazsa soluksuz kalırız, su içemezsek yaşayamayız. Çevrenin korunması bir lüks değildir. Biz çevre korumasından sadece doğanın, mesela kaplumbağaların korunmasını anlamıyoruz. İnsanın, kendisinin sağlığını anlıyoruz. Çevrenin korunması bunca sıkıntı içinde bizim için bir lüks müdür? İçinde yaşadığımız ortam sağlıklı değilse ve biz nasıl sağlıklı bir yaşam sürdürebiliriz ki? Mesela egzozlardan çıkan küçük toz parçacıklar bile dolaşım sistemimizi olumsuz etkilemekte, kalp ve damar hastalıklarına yol açmakta. Geri dönüşümünü gerçekleştirmediğimiz zaman pil içindeki organik maddeler içtiğimiz sulara karışmakta. Yine sağlığımız için çok tehlikeli olan klorlu maddeler en çok göçmen kökenlilerce temizlikte kullanılıyor. Japonya’daki Fukushima kazasından sonra dahi biz doğrudan olmasa da dolaylı biçimde etkilendik. Japonya’dan ithal edilen balıklarda yüksek derecede radyasyon tespit edildi. Dünyamız koca bir sera gibi. Gaz ancak belirli bir yere kadar yükseliyor ve sonra bize bir bumerang gibi geri dönüyor. Bizi bu kadar yakıcı bir biçimde bir sorunla mücadele etmek asla lüks olamaz.
Günlük hayatta çevre korunmasına dair önerileriniz nelerdir?
Mümkün oldukça motorlu araçlar yerine bisiklet kullanma, çevreye uygun temizlik malzemeleri kullanma ilk akla gelenler. Yine yediğimiz yiyeceklere dikkat etmeliyiz. Mesela dondurulmuş ürünler çevreye zararlı. Belki kışın ortasında çilek yemek hoşumuza gidebilir ama bunlar ya seralarda üretilmekte ya da ta dünyanın öbür ucundan sağlıksız koşullarda ve yüksek enerji tüketimi ile bize ulaşmakta. Her halükarda daha çok sera gazı üretilmekte veya aşırı enerji tüketimi yapılmakta. Yine et tüketimine dikkat etmeli. Mesela soya üretimi için Arjantin başta olmak üzere Amerika kıtasında milyonlarca hektar yağmur ormanı kesiliyor. Üretilen soya en çok Avrupa’ya ve hayvan yemi olarak ithal ediliyor. Sırf Avrupa’da et ve süt üretimi için doğaya telafisi zor zararlar veriliyor. Ama işin kötüsü Avrupa’da et ve süt ürünlerinde hep fazlalık oluyor. Aşırı üretim sonucu artan ürünler ise buna ihtiyaç duyan Afrika ülkelerine satılıyor. Avrupa’dan gelen bu mallarla rekabet edemeyen Afrika’daki çiftçi ise tarlasını satıp şehre göçüyor ve işsizler kervanına katılıyor.
Yani çevre ve doğa tahribatında aşırı ve ucuz üretim mantığının önemli bir rolü var…
Çevre sorunlarının sistemle alakası yok denilir. Ne yazık ki bu anlayış yaygın. Ama çevre sorunları toplumda boşlukta duran bir mesele değildir. Birçok sosyal yanı olan bir konu. Çevreye duyarlı bir insan kar hırsıyla Hindistan’da günlük 2 Dolar ile çalıştırılan insanların ucuza ürettiği bir kumaşı kullanamaz. Burada hem üretilen boya ile çevreye zarar verilmekte hem de insan emeği sömürülmekte. Yaşlı köylü bir amcanın dediği gibi ‘kertenkeleyi koruyan insanı zaten korur’. Bunun yanında tüketim çılgınlığının mutluluk getirdiği, Gayri Safi Milli Hasıla artınca toplumda mutlulukta artar sözüne katılmıyorum. Dünya bir tane, yenilemeyen enerji kaynakları bir tane… ve bir Kızılderili atasözünün dediği gibi ‘Parayı yiyemezsiniz!’
Almanya’daki çevre hareketine ve göçmen kökenli insanların katılımına dair neler söylemek istersiniz?
Almanya çevre mücadelesi bakımında güçlü bir yer. Yenilenebilir enerji kullanımı, toplumsal bilinç, Fukushima Faciası sonrası artan toplumsal baskılar ile Nükleer Santrallere dair hükümetin politikalarını kısmi olarak değiştirmek zorunda kalması, atıkların dönüşümü konusundaki veriler bunun bir göstergesi. Ancak nükleer enerjiye karşı yapılan eylemlerde de gördüğümüz gibi göçmen kökenli insanların katılımı çok sınırlı. Bunu aşmak için diğer göçmen örgütleriyle ve özellikle onların gençlik örgütleri ile daha çok birlikte çalışmalı ve daha çok çaba sarf etmeliyiz.