Yaşar Atan’a mektup

Sennur Sezer

Merhaba Sevgili Kardeşim Yaşar Atan,
Önce yeni kitabın için seni kutluyorum. Söylencelerin insanlığın yol göstericisi olduğunu yeni kitabındaki bir söylence yüzünden bir kez daha anladım. Doğrudan değil elbet, düşündürerek. En sevdiğim söylence ruh bilimde de bir durumun da adıdır. Oğulların analarına, kızların babalarına düşkünlüklerinin durumunu açıklayıcıdır: Oidipus. Söylenceyi çok hoş anlatıyorsun:
“Tebai Kraliçesi İokaste, hiç de hayıra yormadığı bir düş gördü gebeliği sırasında… Kocası Kral Layos’la (Laios) birlikte bu düşü yorumlaması için Ünlü Bilici Kör Teyresyas’a (Teiresias) başvurdular. Bilici, ‘Doğacak çocuğun öz babasını öldüreceğini ve kraliçe olan annesiyle evleneceğini’ söyledi”
Öykü bu kehanete inanılması yüzünden mutsuz ilerler. Kralla kraliçe doğan bebeği ayaklarını sakatlayıp dağ başına atarlar. Çocuğu bulan bir çoban onu bir başka saraya götürür. Bu çocuğun delikanlı olduğunda kralın öz oğlu olmadığını öğrenmesi kaçınılmazdır. Kendisiyle ilgili kehaneti de öğrenir. Ülkesi sandığı yerden kaçar, kaçmak istediği suçları işler… ama sonunda ortaya vefa sembolü bir kız çıkar. Antigone. Ölümün eşiğinde bile “Ben kin saçmak için değil, aşkı bölüşmek için geldim dünyaya!” diyebilen bir insandır o. İnsanların ölümde mezar hakkını savunur.
Kardeşim Yaşar Atan, söylenceler kimi zaman akraba hatta ikiz kardeştir. Sen bu söylencelerin günümüzdeki olayları açıklamakta ne ilginç biçimde yardımcı olabileceğini düşünüyor musun bilmem. Ben Argonautların peşine düştükleri altın postun gökten iniş öyküsünün kurban öyküsüyle akrabalığını düşünmeden edemem. Bilmiyorum sen bu söylenceleri yeniden yazarken söylencelerden üreyen masalları, Anadolu söylencelerini, bu söylencelerin Asya kökenli olanlarının birbirlerine benzerliklerini düşünüyor musun? Ben geçen gün Hagop Mintzuri’nin Turna Nerden Gelirsin’ini okurken “Al” inanışını gördüm. Ama bizdeki (ya da Asya’daki kabilelerdeki) gibi loğusalara musallat tek bir “Al Karısı” değil cinler gibi kalabalık “Al”lar var. Bir anlamda hortlaklar. Üstelik de gerçekten allar giyiyorlar.
Başka halklarınkini bilmem ama bizimkilerin inanışının insanları kendinden başka canlılara (mesela kedilere, köpeklere) iyi davranmaya zorlayan bir yanı var. Cinlerin ya da Türkçeyle “İyi saatte olsunlar”ın Kürtçeyle “Bizden İyiler” diye anılanların hayvan biçiminde göründüklerine, kabileleri olduğuna, kendilerine iyi davrananlara onların da iyi davranacağına inanmak, korku yoluyla da olsa doğayı korutmanın bir yolu. Bir de temizlik yanı var. Pis sular ortalıkta birikirse, orada tekinsiz varlıklar yaşarmış.
Neyse bu inanışlar kocaman söylencelerden elimizde kalan parçalar bence. Bir şalın, bir halının yırtık parçası gibi, renkli ama başı sonu belirsiz. Ya da bir kolyeden kopup düşen kırık bir boncuk gibi ışıltılı ama bir yere yerleşmeyince garip. Belki bu parçalar başka kıtaların söylencelerinin ara bağlantıları. Mesela Afrika’nın. Afrika’dan müziğiyle, inancıyla, ritüelleriyle neler gelmiş İstanbul’a… Bir ucu İzmir’de hâlâ yaşayan Afrikalı kölelerin kabak şenlikleri, kabakçı müzikleri yitmiş ama inançlarının birazı hiç olmazsa tiyatro eserlerinde yaşıyor. Sizin yazdığınız Akdenizli söylenceler ise masallarımızda boy gösteriyor: İnsanoğluna sevdalanan peri kızları, insanlara yaklaşan kızlarını cezalandıran peri padişahları, kılık değiştiren delikanlı periler…
Kardeşim Atan, iyi ki yazıyorsun mitolojiden öyküleri. İnsanlığımızı hatırlıyoruz. Varol.