Sıradışı bir elçi göreve başlarken…

Berlin Büyükelçiliği’ne atanan Hüseyin Avni Karslıoğlu, daha Berlin“e gelmeden gazeteler ve köşe yazarları ondan “sıradışı bir elçi” olarak sözetmeye başladı.
Bu sıradışılığı ne Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün özel kalem müdürü ne de olağanüstü işler kotaran bir diplomat olmasıyla ilgili idi.
Sıra dışılığı üst düzey bir diplomat olarak saçlarını uzatması, kulağına küpe takmasından kaynaklanıyordu.
Yani, alışık olduğumuz Türk diplomasisinin, çizdiği diplomat çerçevesini aşan bir dış görünüşe sahip olmak, yeni büyükelçiye magazinel bir popülerlik kazandırıyordu.
Lise yıllarından beri kulağındaki küpeyi çıkarmayan yeni büyükelçi ise, küpe merakını, „Türkmen geleneği“ ile açıklıyor ve Yavuz Sultan Selim’e olan hayranlığına bağlıyor..
Dış görünüşe odaklanan haberler arasında gelip giden yeni büyüklçi nihayet, 16 Ocak günü Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff’a görev mektubunu sunarak resmen işbaşı yaptı.
Basının yazdıklarına inanacak olursak, bundan böyle, öncekilerden çok farklı bir büyükelçiye tanık olacağız.
Dış görünüşteki farklılığın icraatlarda da kendisini hissettireceği öne sürülüyor.
Nasıl olacaksa…
Basına göre yeni diplomatın artısı sadece küpe değil, üstelik bir de „gurbetçi çocuğu“ tarafı bulunuyor. Babası doktor olan Karslıoğlu, küçük yaşlarda bir süre Almanya’da kalmış ve bir Alman “Oma” tarafından bakılmış.
Almanca bilen, Almanya’yı tanıyan bir diplomatın büyükelçi olarak atanması elbette, Türkiye’nin temsili, kendisini ifade etmesi açısından önemli olabilir.
Ancak, bu dış görünüş Almanya ve Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenler için çok fazla bir şey ifade etmiyor.
Daha önce de büyükelçi olarak atanan pek çok bürokrat, aynı basın tarafından “farklı” ilan edildi, bunun üzerinden bir propaganda yürütüldü.
Son Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet de, atanmadan önce AB Genel Sekreterliği görevinde bulunuyordu.
Bu nedenle, Türkiye-AB müzakerelerinin Berlin’den hızlandırılması için büyük bir hamle olarak sunulmuş, ancak gelinen aşamada ilerlemeden çok gerileme yaşanmıştı. Yani ülkeler arasındaki ilişkileri diplomatların küpeleri veya en kadar vizyon sahibi oldukları değil, dönemin politikaları ve ülkeler ararsındaki güç dengeleri belirliyor. Bürokratlara düşense belirlenen politikaları yansıtmaları olmakta.
Bu nedenle, her yeni elçi geldiğinde ona olağanüstü misyonlar biçmek, „yeni bir başlangıç“ olacağını ilan etmek abartıdan ve asıl olarak da burada yaşayan Türkiyelilere içi boş bir güven verme çabasından başka bir şey değildir.
Benzer bir durum elbette büyükelçiliğin bu ülkedeki Türkiye kökenli göçmenlerin sorunları karşısındaki pozisyonu için de geçerlidir.
Yaşanan bunca sorunun sıra dışı bir elçi tarafından çözüleceğini ileri sürmek abesle iştigalden başta bir şey değildir.
Ancak, burada “büyükelçinin yapacağı hiç bir şey yok” demek te yanlış olur.
En azından vatandaşların konsolosluklarda yaşadığı sorunları Ankara’ya zamanında ve doğru bir şekilde aktarabilirse ve çözümlerin bulunmasında zorlayıcı bir rol oynarsa, belki sıkıntıların giderilmesi konusunda da bir elçilik yapılmış olur.
Ancak biliyoruz ki, bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün büyükelçiler bu tür vatandaş sorunlarıyla pek ilgili olmayıp; devletin yüksek çıkarları gibi yüce misyonlarla uğraşageldiler! Özetle, büyükelçinin küpesiyle uğraşılacağına, büyükelçilerin değişmesiyle uygulanan politikaların değişmeyeceği kulağa küpe edilmeli, ona göre davranılmalı. (YH)