Nazi geçmişle yüzleşememek…

 

Almanya’da pek çok kişi devletin güvenlik birimlerinin nasıl olur da ırkçı örgütleri destekleyebileceğini soruyor, sorguluyor. Ancak Almanya’nın yakın tarihinde yaşanan olaylar ve gerçekler, bu sorulara açıklık getiriyor. Bu gerçeklerden biri, 2. Dünya Savaşı’nın ardından yeniden yapılandırılan Alman devletinin kuruluşu sırasında Nazi dönemi kadrolarının önemli bir yer tutması ve rol oynamış olması. Dolayısıyla ırkçılıkla kesin ve gerçek bir yüzleşmeye ihtiyaç hala devam ediyor.

 

 

 

YÜCEL ÖZDEMİR
Almanya, Kasım ayının ortasından bu yana ‚Nasyonal-Sosyalist Yeraltı‘ örgütü (NSU)’nun yaptığı cinayetleri ve faşist Alman Milliyetçi Demokrat Parti’nin (NPD) kapatılıp kapatılmayacağını tartışıyor. Aradan geçen süre içinde en çok da işlenen cinayetlerle istihbarat örgütleri arasındaki ilişki konuşuldu.
Devletle ırkçı örgütler arasındaki ilişki konusunda bugün pek çok kişiyi şaşırtan ayrıntılar alında çok da anlaşılmaz ve bilinmez değil. Irkçı cinayetler ilk ortaya çıktığında da gazetemizde yer alan haber ve yorumlarda, istihbarat örgütleriyle ırkçı örgütler arasındaki ilişkinin Federal Almanya Cumhuriyeti (FAC) tarihi boyunca her zaman olduğu ve bunun köklerinin ülkenin yeniden kuruluşuna kadar uzandığına dikkat çekilmişti. Çünkü, Hitler faşizminin yıkılmasının ardından ABD, İngiltere ve Fransa tarafından Almanya’nın doğu ve batı olarak bölünmesinden sonra kurulan FAC’nin asıl kurucu kadroları, Hitler faşizmini ayakta tutan kadrolardan oluşuyordu.
Dolayısıyla bu gerçeği bir kez daha gündeme taşıyan Sol Parti Federal Parlamento Grubu, Federal Hükümet’e yönelttiği bir soru önergesinde FAC’nin ilk kuruluşunda ne kadar Nazi kadronun yer aldığını, bunların belli başlılarının kimler olduğunu sordu.
Federal İçişleri Bakanlığı tarafından verilen 85 sayfalık yanıtta (Drucksache 17/8134) ayrıntılı olarak Hitler faşizmi döneminde etkili konumda bulunan pek çok şahsiyetin daha sonra hangi etkili konuma getirildiği bir kez daha anlatıldı.

 
NSDAP ÜYESİ 23 BAKAN, 1 BAŞBAKAN VE 1 CUMHURBAŞKANI
Bakanlığın yanıtına göre, FAC tarihinde 23 bakan, bir başbakan ve bir cumhurbaşkanı daha önce Nasyonal-Sosyalist örgütlenmenin üyesi idi.
1966-69 yılları arasında Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi adına başbakanlık koltuğuna oturan Kurt Georg Kiesinger, Hitler”in iktidara geldiği 1933’den 1945’e kadar faşist NSDAP üyesi idi. Bu durum Kiesinger’in bilinçli ve kararlı bir Nasyonal-Sosyalist olduğunu gösteriyor, çünkü yıkıldığı ana kadar NSDAP üyesi olarak kalmış, Keza, 1964-74 yılları arasında dışişleri bakanlığı, 1974-79 yılları arasında ise cumhurbaşkanlığı yapan Walter Scheel de “1942 ya da 43’den itibaren” NSDAP üyesi idi.
FAC’de en etkili görevlere getirilen NSDAP üyelerinin önemli bölümü daha çok Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisine üye olurken, bir kısmı da SPD’ye üye oldu ve bu parti tarafından da önemli görevlere getirildi.

 
ESKİ NAZİLER YENİ DEVLET ADAMLARI
FAC’nin kuruluşunun asıl olarak Nazi kadrolara dayandırıldığının en somut ve çarpıcı örneklerinden birisi birinci şansölye Konrad Adenauer’in Hans Globke’yi 1953-63 yılları arasında Başbakanlık Dairesi Başkanlığı’na getirmesidir. 1921’de dönemin Weimar Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’na giren Globke, Hitler’in yönetime getirilmesinden sonra çıkardığı bütün yasalarda önemli rol oynadı. Globke ünlü Irk Ayrımı Yasası’nın da hazırlayıcıları arasında bulunuyordu. Tarihçiler, Hitler faşizmi yıllarında yaptıklarıyla sicili oldukça kabarık olan Globke’nin Adenauer tarafından böylesine önemli bir göreve getirilmesini, FAC’deki devlet mekanizmasının asıl olarak Hitler faşizminin devamı olduğunun en somut delili olarak gösteriyorlar. Ünlü Nürnberg Mahkemeleri’nde tanık olarak dinlenen Globke, verdiği ifadede, “Ben Yahudilerin toplu olarak katledildiğini biliyordum” demişti.
Elbette, devamlılık sadece Globke ile sınırlı değildi.
CDU tarafından dışişleri bakanlığına getirilen Gerhard Schröder, Takibata Uğrayanlar Bakanı (Vetriebenenminister) Theodor Oberlaender, CSU tarafından Posta Bakanlığı’na getirilen Richard Stücklen ve İçişleri Bakanlığı’na getirilen Friedrich Zimmermann da Nazi partinin üyeleri idi. Zimmermann’ın adını okuyucular 1993 yılında Sığınmacılar Yasası’nın sertleştirilmesinden anımsayacaktır. CSU tarafından Federal Adalet Bakanlığı’na getirilen Richard Jeagler 1933’te NSDAP’ye üye olmuş.
FAC’nin önemli dışişleri bakanları arasında yer alan, bir ara da içişleri bakanı görevinde de bulunan ve FAC’nin Doğu Almanya’yı yutmasında önemli bir rol oynayan FDP üyesi Hans-Dietrich Genscher de yine NSDAP üyesi idi.

 

SPD ÜYESİ NAZİLER
Nazi kadroları sadece muhafazakar ve liberal partilere dağıtılmadı sözde solcu SPD’ye de yerleştirildi. Daha sonra SPD’nin önemli teorisyenlerinden birisi olan Erhard Eppler daha 17 yaşında iken NSDAP’ye üye olmuş. Federal Hükümet tarafından Sol Parti’nin soru önergesine verilen yanıta göre SPD tarafından Maliye Bakanlığı’na getirilen Karl Schiller, Nazi hücum kıtası SA’nın üyesi iken, SPD üyesi eski çalışma bakanı Herbert Ehrenberg, SPD tarafından eğitim bakanı yapılan bağımsız Hans Leussinki ve Horst Ehmke de NSDAP üyesi olan kişiler arasında.
Görülebileceği gibi, federal çapta CDU/CSU, FDP ve SPD tarafından en üst makama getirilen Nazi sayısı hiç de az değil. Benzer durum eyaletler ve kentler için de geçerli. Böylece daha önce faşist NSDAP’ye üye olan pek çok kişi sözünü ettiğimiz bu partiler aracılığıyla sistemin içine alındı. Bu bakımdan Üçüncü Reich ile Federal Cumhuriyet arasında kadro ve devlet aygıtı itibariyle ciddi bir süreklilik söz konusudur.

 
GERÇEK BİR YÜZLEŞME ŞART
Bütün devlet daireleri, örgütleri ve partilerinin bu denli NSDAP üyeleriyle doldurulduğu 1950’li, 60’lı hatta 70’li yıllarda, faşizme karşı mücadele eden, bedel ödeyen antifaşistler, sosyalistler ve tutarlı sosyal demokratlar ise sistem dışında tutulmakla kalınmadı, bir de çıkarılan yasalarla takibat altına alındılar, ‚meslek yasağı‘ gibi uygulamalara maruz kaldılar.
Bizzat devlet tarafından verilen bütün bu isimler ve rakamlar, FAC’nin bir ırkçılıktan arınma üzerinden kurulmadığını, tam tersine dönemin emperyalist devletleri ABD, İngiltere ve Fransa tarafından asıl mayası ve omurgası ırkçı kadrolar olan bir sistem esası üzerinden kurulduğunu yeterince ortaya koyuyor. Bu nedenle, günümüzde devletin istihbarat ve güvenlik birimlerinin ırkçı örgütlerle bu denli yakın bir ilişkide olması ile ülkenin kuruluş süreci arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu bağın özü ise, sola, sosyalizme karşı ırkçıların korunup, kollanıp, beslenmesinden başka bir şey değildir.

 

GÜVENLİK NAZİLERE EMANET

Bu durum bakanlıklarda, güvenlik birimleri ve yargıda çok daha çarpıcı bir şekilde kendisini ele veriyor. Dışişleri eski Bakanı Joschka Fischer tarafından atanan bir tarih komisyonu da Federal Dışişleri Bakanlığı bünyesinde yer alan Neonazilerin çalışmaları hakkında bir yönüyle açıklık getirmişti.  Komisyonun çalışmalarına göre, „13 Politik Daire” (Politische Abteilung) eski NSDAP üyeleri tarafından yönetildi. Ayrıca 17 Hukuk Dairesi’nin 11’i NSDAP üyeleri tarafından yönetilmeye devam etti.
Yine eski Nazilerin Güney Amerika ve Arap ülkelerine elçi ve diplomat olarak atandığı biliniyor.
50’li yıllarda bakanlıklarda müsteşarlık, daire ve kısım yönetimlerinde görev yapanların en az yarısı NSDAP üyelerinden oluşuyordu. Tarihçi Norbert Frei’nin verdiği bilgiye göre, savaşın bitmesinden sonra Batı Almanya’yı denetim altında tutan müttefik güçler, ilk etapta bakanlıklarda çalışanların üçte birisini işten çıkardı, 1953’e kadar ise neredeyse tümünü geri çağırdı. (Der Spiegel, 1/2012).
Şu anki Federal Haberalma Teşkilatı’nın (BND) önceli olan Gehlen Örgütü’nün her 10 üyesinden birisi SS kıtalarından geliyordu. Yine o yıllarda kurulan Federal Kriminal Dairesi’nin üçte ikisini eski Naziler oluşturuyordu.
Benzer bir tablo yargıda da hüküm sürdü. Hükümetin verdiği yanıta göre, Hitler rejiminin hakim olduğu 1933-45 yılları arasında Alman yargıçlar toplam 55 bin idam kararı verdi ve bunların çoğu da uygulandı. Ne var ki, 8 Mayıs 1945’e kadar Hitler’in istediği yönde karar veren hakim ve savcıların yüzde 80’i FAC döneminde de aynı koltukta oturmaya devam etti.
Nasyonal-Sosyalizm dönemi uzmanı tarihçi Jörg Friedrich, bu durumu “Hukuk devleti, adalet mezarlığı üzerinde kuruldu” şeklinde özetliyor. (Der Spiegel, 1/2012). Hükümetin yanıtına göre FAC’deki yargı sisteminde Federal Sayıştay’da, Nazi döneminde görev yapan hakim oranı 1953’te yüzde 72, 1956’da yüzde 79, 1962’de ise yüzde 80’e kadar çıktı. Bu oran ancak 1970’li yıllardan itibaren azalmaya başladı.