Bir araştırma nasıl suistimal edildi?

Federal İçişleri Bakanlığı tarafından yaptırılan “Almanya’daki genç Müslümanların yaşam dünyaları” (Lebenswelten junger Muslime in Deutschland) adlı araştırma kamuoyunda yoğun tartışmalara neden oldu. Bild gazetesi tarafından “şok araştırma” olarak duyurulan araştırmada, 14-32 yaşları arasındaki genç Müslümanların yüzde 48’inin uyum sağlamak istemediği, dörtte birinin de şiddete yatkın olduğu lanse edildi. Böylece, bir süredir gündemde tutulan “radikal dincilik”, “uyumsuzluk” „sorunlu göçmenler“ gibi klişeler yeniden tartışma konusu yapıldı. Ancak, bu kez öncesinden farklı olarak araştırmayı yapan bilim insanları, hem İçişleri Bakanlığı’nın hem de basının araştırmayı kendi politikaları için suiistimal ettiğini ifade ederek, açıktan karşı çıktı. 764 sayfalık rapordan bir kaç cümlenin çekilerek manşetlere taşındığını belirten biliminsanları, asıl bu türden girişimlerin uyuma zarar verdiğine dikkat çekerek bakanlığa tavır aldılar. Araştırmayı yapan ekipte yer alan Bremen Jacobs Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Klaus Boehnke, sürdürülen tartışmalar üzerine Yeni Hayat’ın sorularını yanıtladı.

YÜCEL ÖZDEMİR

 

Sayın Boehnke, bir süredir Almanya sizin hazırlamış olduğunuz araştırmayı konuşuyor, tartışıyor. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğrusunu sorarsanız, gelişmeleri tam anlamıyla şaşkınlık içinde izliyoruz. Bild gazetesi bizim araştırmamızı “Şok araştırma” diye verdi. Ancak “ben de buna şok oldum” diye yanıt verebilirim. Çünkü Bild tarafından bizim araştırmamızdan yapılan alıntı, araştırmanın içinde var, ancak tamamen başka bir amaçla kullanılmıştı. Bu durum bizim aramızda hem şaşkınlık hem de öfke yarattı.

Her şeyden önce bu araştırma, daha resmi olarak açıklanmadan, bakanlık içinden henüz bilmediğimiz yollarla Bild’e iletildi ve gazete de araştırmanın sonuçlarını tersyüz ederek verdi. Yani, araştırmamız Almanya’da yaşayan göçmenlerin uyum sağlamamalarının kendi suçu olduğu, yüzde 20’nin ise hiç uyum göstermek istemediği şeklinde sunuldu. Halbuki iyi okunsaydı araştırmanın içinde bunun tersini kanıtlayacak pek çok şeyin olduğu görülecekti.

 

’BAKANLIK GÖÇMENLER ALEYHİNE KULLANDI’

 

Federal İçişleri Bakanlığı ile bu araştırmayı bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurmayı planlamıştınız, bakanlık basın toplantısını neden iptal etti?

Bu planlanmıştı. Araştırmayı yapan uzman ekiple de böyle konuşmuştuk. Bu araştırmanın yapılması için İçişleri Bakanlığı 2008’in sonunda bize görev verdi. Haziran 2010’da araştırmayı tamamlayarak bakanlığa teslim ettik. Ekim ayının sonuna kadar da metin üzerinde bazı çalışmalar yapıldı. Yani, 1 Kasım tarihi itibarıyla araştırma son halini almış ve yayınlanabilecek durumdaydı. Bu tarihten itibaren bakanlık bize araştırmanın nasıl duyurulacağı konusunda hiçbir şey söylemedi. Bir ara bakan ve bizim ekibin katılımıyla bir basın toplantısının yapılacağı bildirildi. Bütün bunlardan sonra 1 Mart günü araştırmanın basın toplantısıyla duyurulmayacağı, sadece bakanlığın internet sitesine konulacağı bildirildi. Aynı gün öğleden sonra Bild gazetesinin internet sitesinden “Şok rapor” olarak duyuruldu. Benim tahminime göre, bakanlık yetkilileri bilinçli olarak bizim elde ettiğimiz sonuçları, kendi istedikleri şekilde, suiistimal ederek kamuoyuna lanse ettirmek için bu yola başvurdular. Böylece, kamuoyunda egemen olan bazı önyargılar çerçevesinde, popülist tarzda göçmenler aleyhine kullanıldı.

 

Böylece sizin araştırmanız üzerinden yeniden klişeler tekrarlandı ve göçmenlerin “uyumu reddeden/Integrationsverweigerer” olduğu propaganda edilmeye başlandı…

Sözünü ettiğiniz “Integrationsverweigerer” kesinlikle bizim araştırmamızda geçmiyor. Ama böyle sunuldu. Bizim araştırmamızda “Uyuma istekli olmayan/Integrationsunwillig” kavramı geçiyor, ancak ““Integrationsverweigerer” kesinlikle geçmiyor.

Araştırma kapsamında 14-32 yaşları arasındaki Alman vatandaşı olmayan Müslümanlara, Alman vatandaşı olan Müslümanlara ve kıyaslama amacıyla Almanlara sorular yönelttik. Telefonla yaptığımız görüşmelerden elde ettiğimiz sonuçları çeşitli gruplara ayırarak değerlendirmeye tabi tuttuk. Tipik kriterimiz “Hangi kültür sizin günlük yaşamınızda daha etkili oluyor?” oldu. „Türk mü, Alman kültürü mü, yoksa ikisi de mi?“

Burada elde ettiğimiz oranlarda, Bild gazetesinde de yer aldığı gibi, Almanya’da yaşayan Müslümanların önemli bir bölümü geldikleri ülkenin kültürünü kullandıklarını söylüyorlar. Bu durum Bild tarafından “Uyumu reddetme” olarak sunuldu. Bu tanımlama ve değerlendirme bizim araştırmamızda kesinlikle bulunmuyor.

 

764 sayfadan oluşan raporunuzda neredeyse bir tek cümlenin üzerinde tartışmalar yoğunlaştırıldı. Bu da “Genç Müslümanların yüzde 48’i Almanya’ya uyum sağlamak istemiyor” şeklinde idi. Buna ne diyorsunuz?

Bir biliminsanı olarak bunu görünce ellerimle kafama vurdum. Bild araştırmayı yayınlayınca, yabancı düşmanlığı yeniden körüklendi. Kendimizi birden bu ülkede yaşayan göçmenlere karşı insanlar olarak bulduk. Halbuki araştırmada sıkça, uyumun bir süreç olduğu, bu sürece göçmenler gibi çoğunluk/alıcı toplumun da katılması gerektiği belirtiliyor. Eğer Almanya’da bir “hoş geldin kültürü” yaratılmazsa, o zaman göçmenlerin ‘ben uyum sağlamak istemiyorum’ demesine kimse şaşırmamalı.

 

“GÖÇMENLERİN DEĞİL, ÜLKENİN PROBLEMİ”

 

Araştırmanızda herkesin uyumu kendisine göre tanımladığına dikkat çekiyorsunuz ve örnekler veriyorsunuz. Siz konuyla ilgili bir sosyal bilimci olarak uyumu nasıl tanımlıyorsunuz?

Sosyal bilim perspektifinden baktığımda; uyum, Almanya’ya gelen insanların hem geldikleri ülkenin hem de Almanya’nın kültürünü yaşamasıdır. Bu, ikisini birlikte günlük yaşamında kullanması demektir. Bilimsel olarak, başka ülkelerden gelen insanların, geldikleri ülkelerin kültürünü bir yere bırakıp, tamamen bir Alman gibi davranmasını, yaşamasını beklemek saçma bir durumdur. Dolayısıyla burada söz konusu olan Türkiye’den ve Arap ülkelerinden gelen insanlara, hem geldikleri hem de yaşadıkları ülkenin kültürünü yaşamaya, tanımaya olanak sağlamaktır. Almanya’da asıl olarak bu konuda sorun var bence. Bu da göç alan ülkenin problemidir, kötü gösterilen göçmenlerin değil.

 

Ancak, Thilo Sarrazin bile çıkıp sizin araştırmanızı kendi tezlerine dayanak olarak gösterdi ve “Bakın ben haksız değilim” dedi. Buna ne diyorsunuz?

(Gülerek) Bay Sarrazin boşuna kendisine arkadaş aramasın. Sarrazin, sadece Bild okumuş. Sarrazin’in böyle demesi elbette bizim için iyi bir durum değil. Ancak bunun temeli de yok. Çünkü bizim araştırmamız onun söylediklerini kanıtlamıyor. Örneğin bizim araştırmamızda Müslüman gençlerin ne kadarının şiddete yatkın olduüu, radikall eğilimler taşıdığı konusunda, en fazla yüzde 2.9 oranını saptadık.

 

Araştırmanızda basının uyum konusundaki tavrını da inceliyorsunuz. Elde ettiğiniz sonuçlardan yola çıkarak basının uyum süreci üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bölümü Jena’daki arkadaşlar inceledi. ARD, ZDF, Sat1, RTL, iki Türk kanalı (TRT Türk ve Kanal D) ve iki Arap kanalı (El Cezire ve El Arabiya) incelendi. Elde edilen sonuçlara göre, Almanya’da özellikle özel televizyon kanalları göçmenlere “kaba, odun gibi”, insani olmayan tarzda yaklaşıyorlar. Bu kanallar göçmenleri hep “sorunlu grup” olarak sunuyor. Ssorunları sıralıyor ve bunların göçmenlerden kaynaklandığını ileri sürüyorlar. Kamu televizyonlarında durum bu kadar olumsuz değil. Genel olarak Alman kamuoyunda göçmenler normal insanlar gibi gösterilmiyorlar, arkadan çekilmiş türbanlı, uzun mantolu, kara kafalı tipler olarak sunuluyorlar.

 

Bunu bilinçli olarak mı yapıyorlar?

İlginç bir soru. Bunu bilinçli bir yönlendirmeyle mi yapıyorlar bilemiyorum ama gazetecilerin kafasındaki göçmenler böyle. Ancak bilinçli bir yönlendirmeyle bunu yapıp yapmadıkları konusunda size yanıt veremeyeceğim.

 

 

ARAŞTIRMALAR FOTOĞRAFIN TAMAMI DEĞİL

 

Araştırmanızda sadece genç göçmenlerin dini değerleri üzerinde durulmuyor. Bazı yerlerde sosyal sorunlara da dikkat çekiliyor. Kamuoyu neden göçmen gençlerin sosyal sorunlarıyla değil de dinle ilişkileriyle bu kadar ilgileniyor?

Tamamen haklısınız. Bu konuda araştırmamızı eleştirebilirsiniz. Ama bakanlık bize genç göçmenlerin düşünce biçimleri ve inançları üzerine araştırma yapma görevi verdi. Eğer fotoğrafın tamamı görülmek isteniyorsa, dediğiniz gibi iş piyasasında şans eşitliği, anonim iş başvuruları gibi konulara da girmemiz gerekiyordu. Ama bunlar araştırmanın kapsamı içinde değildi.

 

Bütün bu tartışmalardan, tecrübelerden sonra sizce göçmenler ve Almanlar, karşılıklı önyargıları aşmak, yan yana değil birlikte yaşam için ne yapmalılar?

Hatırlanacağı gibi İçişleri Bakanı Friedrich, çokkültürlülüğün bittiğini söylemişti. Bana göre, çokkültürlü toplum yan yana değil, tam da sizin dediğiniz gibi birlikte yaşam ile mümkündür. Peki bu nasıl yapılabilir? Bunu yapmak da politikacıların görevi. Bir “hoş geldin kültürü” yaratmak gerekiyor. Alman politikası bugüne kadar bunu yapmadı. Bundan sonra bunu yaratmak gerekiyor.

 

 

KUTU

“Popülizme hayır”

 

Siz ve arkadaşlarınız, Alman basınında olduğu gibi Türk basınında da klişeleri tekrarlayan, önyargıları körükleyen araştırmanın hazırlayıcıları olarak ilan edildiniz. Gazetemiz aracılığıyla özellikle Türkiye kökenli göçmenlere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Öncelikli olarak isteğim araştırmanın tümüne bakılsın. Çağrım da, araştırmada yer aldığı gibi, biz Sarrazin, Friedrich tarzı popülizme karşıyız. Bu türden popülizmin bir an önce son bulması gerekiyor, çünkü bu yaklaşım “hoş geldin kültürü”nü yok ediyor, göçmenler arasında uyuma engeller çıkarıyor. Sonuç olarak, “Popülizme hayır” diyoruz. Türkçe basın da bizi Bild gazetesinin yansıttığı gibi değil, araştırmamızda olduğu gibi tanıtsın.