AB’de sınırlar kapanıyor mu?

14 Haziran 1985’de, dönemin Avrupa Topluluğu’nun (AT) 5 üye ülkesinin (Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve Luxemburg) Luxemburg’un Schengen kasabasında, sınır kontrollerinin kaldırılmasına dair imzaladığı ve 19 Haziran 1990’da yürürlüğe koydukları Schengen Anlaşmasına, ulus devletler arasındaki “sınırların kalkması” açısından büyük anlamlar yüklenmişti.
Kapitalizm koşullarında ulus devletlerin sınırlarının yok olabileceği, hatta kendisini zamanla yok edebileceğine kanıt olarak hep Schengen Anlaşması gösterildi. Sadece bu açıdan değil, aynı zamanda AB’ye üye olan ülkelerin bu anlaşmayı imzalayarak sınır kontrolü yapmayan ülke sayısının aşamalı olarak artırılacağı vaat edilmiş ve bu konuda epey mesafe de kat edilmişti.
7 AB üyesi ülkenin çoğu, komşu AB üyesi ülkeyle olan sınırında kontrolleri kaldırmış durumda. Bu nedenle, bir ülkeden başka bir ülkeye geçiş, ancak tabelalardaki dilin değişmesinden anlaşılıyor. Ortak para birimi Euro ile birlikte, AB’nin önemli sembolleri arasında yer alan Schengen Anlaşması’nın değiştirilmesinin, “motor ülkeler” Almanya ve Fransa tarafından gündeme getirilmesi, uzunca bir süredir “tam birleşme” yönünde atılan adımlardaki yavaşlama, hatta gerilemeden başka bir şey değil. Böylece, son “Euro krizi”yle birlikte ekonomik alanda ciddi anlamda çatırdayan, bölünen AB’de şimdi de serbest dolaşımın önemli ölçüde sınırlandırılmasının somut bir adım olarak gündeme getirilmesi, AB’nin bundan sonra genişleme yerine daralacağı yönündeki savları güçlendiriyor.

 

UZUN SÜRELİ SINIRLAMA
Almanya İçişleri Bakanı Hans Peter Friedrich ve Fransa İçişleri Bakanı Claude Gueant’ın AB Dönem Başkanı Danimarka’ya gönderdikleri ortak imzalı mektupta, 26 Nisan günü toplanacak AB İçişleri Bakanları Konferansı’nda, Schengen Anlaşması’nın, isteyen ülkeler tarafından gerek görüldüğü süre kadar rafa kaldırılabilmesinin, dolayısıyla sınır kontrolleri yapılmasının önü açılması isteniyor. Gerekçe olarak da bir çok ülkenin sınır kontrollerini iyi bir şekilde yapmadığı, bu nedenle yasadışı göçün artması gösteriliyor. Buna örnek olarak da İtalya’nın, Lampasuda Adası’na sığınan Afrikalı sığınmacılara başka ülkeye geçmelerine olanak sağlaması gösterildi.
Uzun süreli sınır kontrollerini ilk olarak geçtiğimiz yılın son aylarında “Doğu Avrupa’dan gelen suçluları durdurma” iddiasıyla Danimarka gündeme getirmişti. Sağcı Halk Partisi’nin isteği üzerine hükümet tarafından gündeme getirilen sınır kontrollerine karşı bütün Avrupa liderleri ve kurumları ayağa kalkmış ve bunun “serbest dolaşım özgürlüğü”nün sonu olacağı dile getirilmiş ve protesto notaları çekilmişti. Tepki gösterenlerin başında da Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İçişleri Bakanı Friedrich geliyordu.
Ama gelin görün ki daha bir kaç ay önce Danimarka’ya tehdit yağdıran ülkelerin kendisi bu kez uzun süreli sınır kontrollerini gündeme getirmiş bulunuyor. Böylece daha bundan bir kaç ay öncesine kadar adeta bir ‘tabu’ olarak görülen Schengen’in tek tek ülkeler tarafından uzunca sayılabilecek bir zaman dilimi için rafa kaldırılması talebi artık rutin bir hal almış ve bunu karar verici durumundaki iki ülke bizzat gündeme getirmiştir.
Aslında Schengen’in 30 gün kadar rafa kaldırılması halen söz konusu ve bugüne kadar bir çok kez buna başvuruldu da. Pek çok kez AB, NATO ve G 8 zirvelerine karşı yapılan protesto gösterilerine katılımı engellemek için tek tek ülkeler tarafından defalarca rafa kaldırıldı ve sınır kontrolleri yapıldı. Aynı şekilde Avrupa ve dünya futbol şampiyonaları sırasında da bu yönde adımlar atıldı. Dolayısıyla, mevcut haliyle dileyen ülkenin “güvenlik” ve “asayişi” gerekçe göstererek sınır kontrolleri yapması zaten mümkün. Şimdi yapılmak istenen, sınır kontrollerinin daha uzun bir süre yapılması yönünde yasal zemin hazırlama çalışmalarıdır.

 

AB ARTIK ESKİSİ GİBİ PARILDAMIYOR
Almanya ve Fransa’nın gündeme getirdiği AB çapında serbest dolaşımın sınırlandırılması, hatta zamanla kaldırılması önerisiyle birlikte AB’nin “tam birliği” derinleştirme yerine ulus devlet sınırlarına geri çekilmeyi, görece daha zayıf ve fakir olan ülkelerin zengin ülkelere tabi olması, onların dayattığı politikalara el kaldırması anlamına geliyor. ‚Euro krizi’yle birlikte gerçek karakteri daha net ve belirgin bir şekilde ortaya çıkan AB, sınır kontrollerinin kaldırılması ya da sınırlandırılmasıyla birlikte yaratmış olduğu illüzyonu iyice kaybedecek görünüyor. Zaten, AB’nin asıl karar vericisi durumundaki Almanya ve Fransa’nın derdi artık illüzyondan çok bugüne kadar ekilenleri biçmek.

 

SARKOZY’YE SEÇİM YARDIMI MI?
Schengen tartışmasının zamanlamasının Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimleriyle bir bağlantısı söz konusu. Çünkü, Nicolas Sarkozy seçim kampanyası boyunca göçmenlere, sığınmacılara karşı açıklamalarda bulundu ve ülkeye girişlerine artık kolay bir şekilde izin vermeyeceklerini ifade etti. Bu nedenle, sınır kontrolleri talebinin Almanya ve Fransa tarafından, birinci tur seçimlerinden hemen önce gündeme getirmesi ve muhtemelen 6 Mayıs’ta yapılacak ikinci tura kadar konuyu sıcak tutmaya çalışmalarının bir seçim boyutu var. İkinci turda sağcıların oylarına talip olacak Sarkozy, bu yolla muhtemelen bir kaç puan fazla oy alabilir.
Ama, sınır kontrollerinin yapılması, asıl olarak AB’nin içinden geçtiği süreç ve geçirdiği evrimle ilgili. Ekonomik açıdan Almanya-Fransa ikilisinin baskın olduğu ve diğer ülkeleri kendisine bağladığı, bütçelerine karar verdiği bir Avrupa’da artık serbest dolaşım diye bir hakka gerek olmadığı görüşü ağırlık kazanmış ve birliğin diğer ülkelerini serbest dolaşım hakkından men etme çok da uzak bir ihtimal değildir. “Merkez” diye adlandırılan ve Schengen’in ilk imzalayıcısı ülkeler arasında ise bu dolaşım serbest kalmaya devam edecek gibi görünüyor. (YH)