Yaşasın işçilerin birliği!

“Yaşasın işçilerin birliği ve dayanışması” sloganının grev ve direnişlerde, işçi gösterilerinde en sık kullanılan sloganlardan biri olması tesadüf değildir.
İşçiler arasında birliğin ve dayanışmanın sağlanması veya sağlanamaması, emek ve sermaye arasında devam eden mücadelelerin zafer veya yenilgiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını da belirler.
İşçi ve emekçilerin ortak çıkarları uğruna mücadeleye girişebilmelerinin de önkoşuludur birlik ve dayanışma!
Sermaye sınıfı da elindeki bütün olanakları değerlendirerek işçileri sürekli daha küçük parçalara bölmeye, birliğini sabote etmeye çalışır. Dayanışma sözcüğünün içini boşaltmak, dayanışma eğilimlerini ve eylemlerini boşa çıkarmak için elinden geleni yapar. Gerçek düşmanlarını (sermaye sınıfını) tanımasının önüne geçmek için değişik yol ve yöntemleri uygulamaktan geri durmaz. Diğer kapitalistlerle sürdürdüğü rekabete işçileri de katmak; “bizim fabrika” demelerini sağlamak için elindeki bütün olanakları ortaya sürer. İşçileri birbirine kışkırtmak, bölmek için kapitalist rekabet anlayışını üretimin en ücra köşelerine kadar yansıtır. Çünkü ancak bu şekilde kapitalist artı değer üretiminin, sömürünün bir geleceği mümkündür.
İŞÇİLERİN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ, KAPİTALİZMİN GELECEĞİDİR!
Tersi durumdaysa kapitalizmin bir sistem olarak sonu gündeme gelecektir. Bunu bilen kapitalistler, işçilerin bölünmüş halini korumak, sağlamlaştırmak için de büyük bir uğraş verirler.
Özellikle son yıllarda gündeme gelen üretim süreçlerini yeniden düzenleme, yeniden yapılandırma işçilerin daha fazla bölünmesi, sömürünün katmerleşmesini beraberinde getitrdi. 30 yıl önce “rasyonelleşme” adı altında yeni teknolojilerin daha fazla kullanılması yoluyla işçilerin bir kısmı üretim dışı itilirken diğer kesimi üzerindeki baskı ve sömürü yoğunlaşıyordu. Şimdi ise rasyonelleşmeye ek olarak “esnek üretim modelleri”, “nefes alan fabrika modelleri”, “pazarın ihtiyacına göre üretim-çalışma modelleri” uygulamaya konulmakta.
Friedrich Ebert Vakfı (FES) tarafından Ekim 2011’de “Atypische Beschäftigung und soziale Risiken” (www.fes.de) başlığıyla yayınlanan bir raporda, “Almanya’da çalışanların yaklaşık yüzde 36’sı tipik olmayan ve güvencesiz işlerde çalışmakta. Giderek ’normal‘ diye tanımlanan çalışma koşullarının yerini süreli sözleşmeli, ‚part-time‘ ve düşük ücretli işler almakta; kiralık işçilik, sözde serbest girişimcilik ve taşeron firmalar üzerinden çalıştırmalar yaygınlaşmakta” deniliyor.
HAREKETE GEÇMENİN ZAMANIDIR!
Normal çalışma koşullarının yerini güvencesiz çalışma koşullarının alması aynı zamanda toplumsal değişim ve dönüşümlere de neden olmakta. Giderek artan sayıda emekçi iş ve işsizlik arasında gidip geliyor. Geleceklerini planlamak bir yana, işçiler yarın ne olacağını dahi bilmeden; hangi şehirde hangi fabrikaya gidileceği belli olmadan; veya evde şefin telefon edip “gel iş var” demesi bekleme durumundalar… Bütün bunlar bugün yüzbinlerce emekçinin yaşadığı somut gerçekleri ifade ediyor.
Bu durum aynı zamanda onbinlerce işletmede milyonlarca emekçinin bölünmüşlüğü anlamına gelmekte. Giderek daralan ana kadronun karşısında giderek büyüyen kiralık veya taşeron firmaların işçileri. Eğer tek bir fabrikada işçiler arasında dört değişik ücret sistemi geçerliyse ve sendika yönetimi artık “dört sınıfa bölünmüş işçilerden” söz ediyorsa o zaman bu gidişata dur deyip, ’normal‘ diye tabir edilen çalışma koşullarının yeniden uygulanması için harekete geçmenin zamanı çoktan gelmiştir!
IG Metall sendikasının bu TİS döneminde kiralık işçiliği gündeme getirmesi, eşit işe eşit ücret talebini ileri sürmesi işçi sınıfının birliğini yeniden sağlama için önemli bir fırsattır. 1 Mayıs’ta, işçi ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele gününde alanlara bu taleplerle çıkmak, verilen mücadeleyi bir adım ileri taşımanın da vesilesi olmalı. (YH)