Suriye politikası, sömürgecinin masası!

A. Cihan Soylu

İletişim araçlarının yaygınlığı ve etki derecesi dikkate alınarak söylenecek olursa, aralıksız bir biçimde, verilmek istenen “mesajlar”“ı güçlendirecek, halkın tüm kesimlerini yönlendirmeyi amaçlayan bir propaganda bombardımanıyla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek gerekir. Her ne kadar hükümet yandaşı “araştırma kurumları”nca yapılan “anketler”, halkın yüzde 80’inden fazlası, Suriye’ye askeri saldırı politikasını reddetse de, Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği ve Amerikan ve NATO karargahlarına sırt dayamanın “güvencesi”nde “savaş” borazanlığını yapan politikacı, asker, yazar, “din yetkilisi“(!), vb gibi ganimet hırsızları, Suriye’nin „kolay lokma“ olması “esprisi”(!)yle, “„Şam’a ve Kandil’e” girme temposu tutturmuş bulunuyorlar.

Dışişleri Bakanı A. Davutoğlu,  “Suriye konusunda ‘Gereksiz kahramanlıklar yapıp önden gittik ve bugünkü tablo ile karşılaştık’ diyenler var? Suriye meselesinde önde gitmesek bugün masaya oturamazdık. .. Somali’den Afganistan’a  her yerde her şey bize soruluyor. “ diye, böbürlenerek açıklıyor.

Türkiye egemenlerinin, özellikle de AKP-Gülen Cemaati hükümetinin, “Somali’den Afganistan’a her yerde” olmalarının(!); dahası, “her yerde her şey”in kendilerinden sorulduğunu açıklamalarının da yalan-gerçek karışımı bir özelliği var.  Günümüzde, “her yerde olmak”, çok bir hüner değildir. Kapitalizm, uluslararası bir sistemdir ve “her yerde”dir! Önemli olan, ama, eğer kendi ülkesi dışındaki coğrafi bölgeler söz konusu ediliyorsa, orada neden bulunulduğudur. Olunan yere niçin, hangi amaçla gidilmiştir? Soru ve sorun budur.

Kapitalist emperyalizmin ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Çin-Rusya, Japonya, ve biraz daha geriden gelen diğerleriyle birlikte, “orası-şurası benim çıkar alanımdır” politikasıyla, kaynaklar ve pazarlar için birbirleriyle, politikanın silahla sürdürülmesini de dışlamayan bir rekabet içinde, pazarlara hakim olmaya çalışıyorlar. Bu politikanın Türkiye gibi ülkeleri de yedeklediği tartışma götürmez bir gerçektir.

Evet, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO kuvvetlerini yönetenler Türk burjuva yöneticilerine, her şeyi değil ama bazı şeyleri “soruyor”; ara sıra “gönülleri”ni, fikirlerini almayı, kendi belirleyici stratejik çıkar politikaları için yararlı sayıyorlar. Bu “fikir alma”-“görüş sorma”nın, hasım sayılan ya da boyun eğmeyenlere karşı kışkırtmayı ve kullanmayı esas aldığı, yine son altmış yıllık “stratejik müttefiklik” politikasının tanıtladığı bir diğer gerçektir. Kore’de “ikibuçuk kuruşluk” asker olmaya, Somali’de Amerikan askerlerine koruganlık yapmaya, Afganistan’da işgalcilerin saha düzenleyicisi, Libya’da çakal sürüsüne ön kol olmaya soyunduran ya da götüren politikadır bu, ve bu sorunun birinci yanıdır.

Diğer yan ise, bugün Türkiye’yi yönetenlerin,  “yeni Osmanlıcı” söylemine uygun düşen yayılmacı politikası var. Bunun olanak ve gücüne sahip olup olmamaları bir yana,  sırtını güçlü emperyalist(ler)e dayayarak, komşu halklara karşı bölgesel güç kabadayılığına soyunduran, ikide bir, “gazabımızdan korkun!” tehditlerini gündeme getiren, saldırgan ve ilhakçılığı içeren bir politika izlemektedirler. “Masaya oturma” söylemi, bu politikaya uygun düşen bir anlayışın ürünüdür.

Amerikan gazetesi Wall Street Journal, Türkiye savaş uçağının Suriye içlerinde vurulduğunu yazdı. Gazete, kaynak gösterdiği ABD’li üst düzey yetkililerin, Türk savaş uçağının Suriye üzerinde alçak uçuş yaptığını ve uçaksavar ateşiyle düşürüldüğünü belirttiklerini de yazdı.  İran ve Rusya askeri ve diplomatik kaynakları, Türk savaş uçaklarının Suriye hava sahasına girmesinin, NATO’nun Suriye savunmasını “test etme” siyle ilişkili olduğunu açıkladılar.  Erdoğan ve Davutoğlu başta olmak üzere, bir savaş konseyi sözcüsü gibi açıklama yapan hükümet ve genelkurmay yetkilileri, uçağın “uluslararası hava sahasında vurulduğunu” ileri sürerek, NATO’yu müdahaleye çağırdılar. Türkiye’nin çağrısı üzerine toplanan NATO yetkilileri, Suriye’ye tehdidi yineleyerek, Türkiye’nin “yanında olunduğu”nu açıkladılar.

Askeri-siyasal-diplomatik sorunların, özellikle de çatışmalı ve savaşçı politikaların söz konusu olduğu zaman, yer ve dönemlerde, “masaya oturmak” söylemi,  bu politikanın devamında, onun unsuru olarak, güç ilişkilerine bağlanan paylaşım ve etki alanı kavgasında tutulan yeri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Türk devlet ve hükümet yetkilileri, özellikle son otuz yıldır, Özal’dan başlayarak, “masaya oturmak”, “bir koyup beş almak”, “kurulacak yeni dünyada söz sahibi olmak” ifadelerini de kapsayan açıklamaları çok sık olarak kullanıyorlar. Özellikle de, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkan ülkeleri söz konusu olduğunda; bu ülkelere ABD, NATO ve AB’nin büyük güçlerinin müdahalesi açık zorba ve silahlı biçimleri de kapsayacak şekilde gündeme geldiğinde, celallenip, “buralar bizim atalarımızın at koşturduğu yerler” diye, nostaljik iç geçirmeler eşliğinde, kılıç-kalkan değilse de, tank-top, savaş uçağı, nükleer başlıklı füze politikasıyla, bir masa kurulsun istiyorlar. Davutoğlu, “Somali’den Afganistan’a her yerdeyiz” diye, büyük güç fotoğrafı vermeye çalışırken, kuşkusuz Türk askerinin başındaki amerikan çuvalını da, Hillary Clinton’un, “Yarasa Condi”ye “beş çeken” sömürgeci şarlatanlığıyla sırt sıvazlayarak, Osmanlı’nın “eski toprakları”na sürüklemek için gösterdiği, ve hiç te gizli-saklı olmayan çakal politikasını da, “stratejik çıkar ortaklığı”nın gereklerinden sayıyordur. Yani ne kadar izin verilirse, mehtaran o kadar yürüyecek!

Bu politikanın sözcülerinin söyleminde, “masaya oturmak”, ganimet paylaşımı pazarlığında söz sahibi olmayı ifade etmektedir.  “Barışçıl” olmayıp, açıkça savaşçı ve saldırgan; dayanaklarının nesnelliği tartışılır olmakla birlikte, büyük güç politikalarının ifadesi ve ürünüdür.

Nitekim, Tayyip Erdoğan, “tarih”e atıfta bulunarak, “Biz tarih yapan milletiz!” diye kükremekte; “Sınırlarımız söz konusu olduğunda tıpkı İstiklal Marşımız’ın emrettiği gibi kükremiş sel olur bendimizi çiğner aşarız. Biz tarihimizle olduğumuz kadar bugünümüzle geleceğimizle büyük bir devletiz. Kendi halkına zulmeden, çevre ülkelere hukuksuz saldırganlık yapan her kim olursa olsun hiç tereddüt etmeden haddini bildiririz.” diye, tehdit savurmaktadır.

Dinleyenler, şayet, bölgedeki ve dünyadaki gelişmelerin gelişme seyri üzerine  doğru dürüst bir bilgiye sahip değillerse, bu konuşmalara, açıklamalara bakıp, Türkiye sınırlarının tehdit altında olduğunu, Erdoğan’ın da, başını çektiği “millici güçler”le birlikte “ulusal çıkarları savunma” kararlılığı içinde böyle konuştuğunu sanabilirler. Ama gerçek şu ki, tam tersi söz konusudur. Amerikan emperyalizmine yaptığı taşeronluğa güvenerek, bölgede “büyük güç politikası”na soyunan; bunun için İranla,-ve barutunun yetersizliğine rağmen Rusya ile “bilek güreşi”ne çıkan Türkiye gericiliğidir. ABD’li yeni liberal(NeoCon) hakimiyet politikasının sözüm ona Ilımlı İslam versiyonunu Balkanlar’dan Ortadoğu ve Kafkasya’ya geniş alanda, ve “Türk-İslam dünyasını kurmak” emeliyle sağa-sola ‘dirsek gösteren’, Türk sermayesinin yeni Karunlarıdırlar.

Suriye yönetimi sadece tehdit edilmiyor. Türkiye’nin içinde bir araya getirilip silahlandırılan muhalif askeri eylemciler,-ki bunların ABD-İngiliz emperyalistlerinin taşeronluğuna soyundukları çok açıktır- Suriye’nin üzerine, Suriye kentlerini, ve hükümet güçlerinin yanı sıra sıradan Suriyelileri de vurmak üzere gönderiliyor, ardından da, “bakın bakın, Eset halkına zulm ediyor!” bağrışlarıyla, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!” riyakarlığıyla, Türkiye halkı, Esat yönetimine karşı, mezhebi karakteri de olan bir baskı gücü haline getirilmeye çalışılıyor. “Esed” diye, sözüm ona aşağılayıcı bir üslupla, “gitmesi”ni istedikleri Şam yönetimini, “azınlık Alevi-Nusayri yönetimi” olarak gösterip, Türkiye’nin Sunni halk çoğunluğunu  yedeklemek üzere, din-mezhep “davaları”nı kışkırtacak kadar da gözü karadırlar. „Suriye eli kanlı diktatör çetesinden kurtulana kadar her türlü desteği vereceğiz“ diyerek silahlı gruplara aktif desteğin sürdürüleceğini ilan eden Erdoğan’ın, bu açıklaması gerçeğe ne denli tam uygun düşüyorsa, arkasını dönüp, “biz kimsenin iç işlerine karışmıyoruz” demesi de, bu gerçeğin hilafına, ve onu örtmek üzere sarfedilmiş sözler özelliği taşımaktadır.

Söylemek gerekir ki, “Komşularla sıfır sorun!” söylemi ikiyüzlülükten ibaretti. “Muhafazakar Müslüman demokrat politika” illüzyonuyla Türkiye emekçileri ve komşu ülkeler halkları aldatılmaya çalışıldı/çalışılıyor. Emperyalizmin payandalığına dayandırılan güç politikası, “havuç–sopa” numaralarıyla sürdürülürken, Amerikan kuvvetlerine füze kalkanı oluşturulmaktan geri durulmadı. Şimdi, Pentagon-Beyaz Saray yöneticilerinin hayli zaman önce gündeme getirdikleri “önleyici savaş” taktiklerine benzer taktiklerle, Suriye, kendi sınırları içindeki askeri hareketleri nedeniyle dahi vurulmakla tehdit edilmekte, şantajın yanı sıra kışkırtıcı-provokatif eylemlere baş vurulmaktadır.

Ama ve heyhat; bir yanda “doğunun parlayan yeni yıldızı”(!), diğer yanda, Amerikan yıkım silahlarıyla harabeye çevrilmiş ve çevrilecek topraklarda, “artık”tan sağlanacak pay üzerinden yeni Osmanlıcığı, inşa emellerini gizlemeyen sermaye İslamı’nın Pensilvanya’ya karargah  kurmuş “efendisi” ; bu yeni ilhakçılık politikası, büyük söz- küçük lokma “denksizliği”ne rağmen,  tüm bölge ülkeleri ve Türkiye’nin tüm milliyetlerden halkları için gerçekten, ve ciddi bir tehdittir! Ve bu tehdide karşı etkili bir mücadele bugün çok daha fazla önem kazanmıştır.