Anayasa Mahkemesi nasıl bir karar verecek?

Almanya’da 10 Temmuz günü önemli bir dava vardı.

Federal Hükümet’in, hem Federal Meclis’ten hem de Eyaletler Meclisi’nden, “Euro’yu kurtarma” adı altında geçirdiği Avrupa Mali Disiplin Paktı ve Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) kararlarına karşı başta Sol Parti ve Daha Çok Demokrasi Derneği olmak üzere çeşitli inisiyatifler ve partiler, Karlsruhe’deki Federal Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, halkın ve ülkenin çıkarına olmayan bu kararların iptal edilmesini istediler. 10 Temmuz’da görüşülmeye başlanan davanın kararı 12 Eylül’de açıklanacak.

Yani, mahkemeye başvuranlar “Euro’yu kurtarma” adına alınan kararların halkın ve ülkenin çıkarına aykırı olduğu dile getirilerek, Anayasa Mahkemesi göreve çağrıldı.

Bu nedenle, 1 Temmuz’da AB çapında yürürlüğe girmesi planlanan ESM, bunun mimarı durumundaki Almanya’ya takılmış bulunuyor. Çünkü gecikmeli yürürlüğe gireceği kesinleşti.

Başka bir deyişle, diğer ülkelere AB Zirvesi’ne alınan kararların hayata geçirilmesi için baskı yapan Angela Merkel ve hükümeti, kendi evinde baş savunuculuğunu yaptığı kararı çıkarabilmiş değil.

Bu açıdan Anayasa Mahkemesi’nin ne diyeceği sadece Almanya ve Merkel için değil, bütün AB için büyük bir önem taşıyor. Hükümetin aleyhine bir kararın çıkması durumunda bu sadece Merkel’in yenilgisi olmayacak, AB düzeyinde izlenecek politikaları da etkileyecek.

Gün boyunca tarafları dinleyen Anayasa Mahkemesi, kararını beklenenin aksine hemen açıklamadı. Durumun oldukça karmaşık olduğunu söyleyen mahkeme başkanı Andreas Voßkuhle, hem AB’nin entegrasyonu engellemeyecek hem de Anayasa’yla teminat altına alınan Almanya’nın bağımsızlığına gölge düşürmeyecek bir kararın verilmesi gerektiğini söyledi.

Nasıl olacaksa…

Çünkü, Mali Disiplin Paktı’nın kendisi tek tek ülkelerin bütçesinin ulusal parlamentolar ve hükümetler tarafından değil, Brüksel’deki AB kurumları tarafından yapılması ve kontrol edilmesini öngörüyor.

Dolayısıyla, bir ülkenin kendi bütçesini yapması teorik olarak söz konusu olsa da pratikte mümkün görünmüyor.

Alman Anayasası’na göre bir ülkenin bağımsızlığının önemli göstergelerinden birisi bütçenin kim tarafından yapıldığıdır.

Hal böyle olunca, mahkemenin işi gerçekten de zor. Daha önce yorum farklılıklarıyla duruma göre verilen kararlarla işi kurtarmak, bu kez gerçekten de zor görünüyor. Bu nedenle mahkeme, zamana ihtiyaç duyduğunu belirterek kararı üç hafta içerisinde açıklayacağını duyurmakla yetindi.

Bu elbette, Alman Anayasa Mahkemesi’nde AB’yle ilgili alınmış ilk karar olmayacak.

Daha önce açılan benzer davalarda da, AB’nin aldığı kararların Alman Anayasası ve Alman Meclisi’nin üzerinde olamayacağı yönünde karar verilmiş, “egemenlik hakları”nın Brüksel’e devredilmemesi konusunda uyarılar yapılmıştı.

Hatta, AB’nin gelecekte “federal bir devlet” halini almasına dahi kırmızı ışık yakılmıştı.

Böylece, kimi Alman gazeteleri Federal Anayasa Mahkemesi’ni ve onun başkanını bile “Avrupa karşıtı” olarak ilan edebiliyorlar.

Duruşma öncesi hükümet cephesinden yapılan açıklamalar da, tam anlamıyla mahkemeyi kuşatmaya yönelikti.

Gazetelerin çoğu, mahkeme kararının AB düzeyinde alınan kararları etkilemesi durumunda, Euro ve AB’nin dağılmasının sorumluluğunun Federal Anayasa Mahkemesi’nde olacağı propagandasını yaptı.

Meclis Başkanı’ndan Maliye Bakanı’na kadar herkes uyarılarda bulunup, felaket senaryoları çizerek, hükümetin istediği yönde bir karar çıkmamasının çok kötü sonuçlara yol açacağı propagandası yaptılar.

Mahkemede hükümet adına savunma yapan Federal Maliye Bakanı Wolfgang Scheauble, daha da ileriye giderek mahkemenin olumsuz bir karar vermesi durumunda, piyasaların bundan etkileneceğini ve ekonomik açıdan büyük sorunlar yaşanacağını söyledi.

Yani, işin hukuk ve demokrasi boyutundan çok ekonomik boyutu onu ilgilendiriyordu ve kararın da ekonominin çıkarlarına göre verilmesini istedi, daha doğrusu hakimlere nasıl karar almaları gerektiğini tarif etti.

Bu nedenle, ülkenin en yüksek yargı organının hükümetin ve sermayenin büyük baskısı altında kaldığını söylemek pek de yanlış olmayacaktır.

Bu durum aynı zamanda, Avrupa’da “yüce hukuk”un da AB’nin egemen güçlerinin çıkarlarına feda edildiği anlamına geliyor.

Krizle birlikte “demokrasi” zaten rafa kaldırılmıştı. Hatırlanacağı gibi Yunanistan ve İtalya başbakanları Brüksel tarafından görevden alınmış, yerine daha önce AB’nin kurumlarında görev yapan bürokratlar atanmıştı.

Şimdi de, yargı AB ve Euro’nun çıkarları gereği yoğun bir baskı altına alınmış; daha doğrusu baskılar artık gizlemeye gerek görülmeden açıktan yapılır hale getirilmiş görünüyor.

Dolayısıyla, Almanya’da da görüntüde “bağımsız” görülen yargının bağımsızlığının esemesi okunmuyor.

Federal Anayasa Mahkemesi karar için süre istese de, 12 Eylül’de açıklanacak nihai kararın bu politik baskıya göre şekilleneceğini bugünden söylenebilir. (YH)