İç politikanın militaristleştirilmesi

 

Federal Anayasa Mahkemesi, “felaket boyutlarındaki” istisnai durumlarda ordunun ülke içinde askeri görev yapabileceğine hükmetti.

Federal Almanya’da gelenek şöyle der: Federal ordu ülke sınırları içerisinde görev yapmaz! Federal Anayasa Mahkemesi şimdi bu olumlu geleneğe son verdi. Karlsruhe’deki mahkeme, Alman ordusunun ülke sınırları içerisinde de askeri operasyonlar yapabileceğine hükmetti. Elbette bu izin, sadece mutlak istisnai durumları kapsıyor. Elbette, başvurulabilecek en son çare olarak değerlendiriyor. Elbette, örneğin büyük gösterilerde ordunun görevlendirilmesi öngörülmüyor. Ama çizilen bu kesin sınırları hepimiz yakından tanırız. Bu kesin sınırların bir süre sonra kesin olmaktan çıktıklarını yaşayarak görmüşüzdür. Sözümona mutlak istisnai kararları işletme mekanizmasını hepimiz biliriz. Bu istisnaların eninde sonunda, çoğunlukla da fazla zaman geçmeden kaide haline geldiğini hepimiz biliriz.

Bugünlerde, Rostock’taki yabancı düşmanı saldırıların 20. yıldönümü törenlerle anılıyor. Bundan 20 yıl önce neonaziler ve ırkçılar sadece Rostock’ta yabancıların yaşadığı evlere saldırmadılar. Sığınmacıların ve göçmenlerin yaşadığı onlarca ev kundaklandı. Bugün böyle bir şey tekrar yaşanacak olsa, bunu muhtemelen Anayasa Mahkemesi’nin sözünü ettiği “felaket boyutlarına ulaşmış istisnai bir durum” olarak değerlendirmek, ardından Federal Ordu’yu devreye sokmak gerekebilirdi. Söz konusu olan bir azınlık grubun korunması olduğunda bu fikir kulağa hoş gelebiliyor. Ama pek de o kadar sempatik bir fikir olmadığını, tersine büyük bir hata olacağını da görmek gerekiyor. 20 yıl önceki o durum, polisin yeterli güce sahip olmamasından kaynaklanan bir felaket değildi. Tersine hiçbir şey yapmadığı, saldırıları, kundaklamaları ciddiye almadığı, Rostock’ta olduğu gibi güçlerini geri çektiği ve meydanı saldırgan güruhuna terk ettiği için böyle bir felaket yaşanmıştı.

İç güvenlik, ordunun değil, polisin yetki alanındadır. Ordu, Almanya’da olduğu gibi, tıkır tıkır işleyen bir polis teşkilatının bulunduğu bir ülkede, polisin yardımcılığını üstlenemez. Almanya’daki durum, ordunun polisin görevlerini üstlendiği Kosova veya Afganistan’daki durumdan tamamen farklıdır. Bu ülkelerde bu görevi üstlenmesinin nedeni, işleyen veya yeterince güçlü bir polis teşkilatının olmamasıdır. Adı geçen ülkelerde polisin teşkilatlandırılması için gerekli hazırlık sürdürmektedir. Almanya’da ise bunu gerekli kılacak bir durum söz konusu değildir. Askerler, mesleğin gereklerini daha iyi yerine getirebilecek polisler değildir. Tersine, polislik mesleğinin gerektirdiği eğitim ve donanımdan yoksundurlar.

Polisin karakteristik özelliği, kullandığı araçların orantılı olmasıdır. Askerin karakteristik özellikleri ise emir ve itaat, zafer ve yenilgi, düşmanın alt edilmesi, hatta yok edilmesidir. Almanya, ordunun ülke sınırları içerisinde görevlendirilmesi konusunda tarihte korkunç tecrübeler yaşadı. Askerler, 1848 demokratik devrimini kanla bastırdılar. Weimar Cumhuriyeti’nde Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht’i öldürenler de askerlerdi. Bu yüzden günümüze dek, “orduya ülke içinde askeri görev verilemez” şiarı herkes tarafından kabul görüyordu. Günümüze dek, askerlerin ülke içinde görev yaptıkları tek alan, doğal afetlere karşı mücadele alanı oldu. Örneğin sel taşkınlarına karşı kum torbalarıyla bent yapmaları için görevlendirildiler.

Karlsruhe mahkemesinin aldığı bu kararla şimdi bir çeşit rezerv kararı alınmış oldu. Rezervde bekletilen bu kararın, bugün henüz öngörülmesi mümkün olmayan çeşitli durumlarda ordunun görevlendirilmesinin yolu açıldı. Bugüne dek yasak olan, ama şimdi imkan verilen polis-ordu işbirliğinin yapısal ve lojistik hazırlıklarının yapılması gerekecek. Karlsruhe’nin kararı bu yüzden, iç güvenliğin militaristleştirilmesi için atılmış, ne Alman tarihine, ne de Anayasa’ya uyan bir ilk adımdır.

Bu yüzden belki on yıl sonra Federal Savunma Bakanı’nın, askerlerin yemin töreni sırasında şöyle bir konuşma yaptığına tanık olacağız: “Siz, genç askerlerim! Bugün özgürlüğü savunacağınıza ant içeceksiniz. Burada şunu bilmelisiniz: Özgürlüğü savunmak, Federal Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonraki ilk on yıllardakinden daha zorlu bir görevdir. O zamanlar bu görev daha kolaydı. Düşman, ülke sınırları dışındaydı ve özgürlüğümüzü oradan tehdit ediyordu. Ama bugün düşman en başta ülkemiz sınırları içinde yaşıyor. Radikal gruplar demokrasinin altını oyuyor. Fundamentalistler ve aşırılar devlet düzenini tehdit ediyor. Organize suçlar almış başını gidiyor. Siz genç askerlerim! Elinizdeki güçlü araçlarla bu tehlikelerin karşısına çıkacaksınız. Polise destek olacaksınız. Yani sizden istenen, yiğitliğin yeni bir biçimi. Artık sizden önce iyi birer asker olarak vatana hizmet vermiş arkadaşlarınız gibi, Alman topraklarını ya da müttefik güçlerin topraklarını değil, devlet yapısını koruyacaksınız. Bunun için de size teşekkür ediyorum!“

Eğer ileride gerçekten bunun gibi manzaralarla karşılaşacak olursak, bunun suçlusu Federal Anayasa Mahkemesi’dir. Böyle bir yetkisi olmamasına rağmen Anayasa’yı değiştirmiştir. Bu yetki sadece Federal Meclis ve Federal Konsey’de üçte iki çoğunluğun ellerindedir. CDU/CSU, geçtiğimiz 20 yıl boyunca birçok defa böylesi bir Anayasa değişikliğini sağlamak için girişimlerde bulundu, ama her defasında başarısız oldu. Ordunun ülke sınırları içinde görevlendirilmesi yönünde oy kullanan bir çoğunluk ortaya çıkmadı. Şimdi Anayasa Mahkemesi, ortaya çıkmayan bu çoğunluğun yerine kendi kararını tesis etti. Bu, Almanya’nın ve onun Anayasa Mahkemesi’nin tarihinde bugüne dek eşi-benzeri görülmemiş, çirkin bir durumdur.

Elbette; mahkeme, ordunun ülke içinde görevlendirilmesi yetkisinin suiistimal edilmesini engellemek için bir çok önlem, engel vb’yi bu kararına monte etmeye çalıştı. Ancak, eğer kapı bir kez açıldıysa, hatta sadece küçücük aralandıysa bile, açık demektir.

 

Prof. Dr. Heribert Prantl,

(Süddeutsche Zeitung Yayın Kurulu üyesi ve iç politika redaksiyonu yöneticisi)