Yüzleşmeye cesaret edilmedi

4 Kasım 2011’de Doğu Almanya’da bulunan Eisenach’ta bir beyaz karavanın içerisinde iki kişinin ölü bulunmasıyla başlayan olaylar zinciri, kısa bir süre içinde 2000-2006 yılları arasında 8’i Türkiye kökenli, biri Yunanistanlı olmak üzere toplam 9 göçmen esnafı ve bir Alman polisi seri cinayet şeklinde katledenlerin Neonaziler olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Aynı gün, Eisenach’tan 180 km uzaklıktaki Zwickau’da, nasıl öldükleri henüz tam olarak bilinmeyen karavandaki iki Neonazi’nin Beate Zschäpe ile birlikte kullandığı hücre evi ateşe verildi. Komşuların haber vermesi üzerine eve gelen itfaiye ekipleri ve polisler, yangını kısa bir süre içinde söndürürken, evde bulunan silahlar ve belgelerde göçmen esnafların nasıl katledildiği ayrıntılı olarak ortaya çıktı. Evde bulunan silahlar arasında 9 göçmen esnafın seri halde katledilmesinde kullanılan Çeska marka tabanca da yer alıyordu.

Başta Almanya ve Türkiye olmak üzere, pek çok ülkede “bomba” etkisi yapan bu olayın üzerinden bir yıl geçti. Federal Almanya’nın yakın tarihindeki en karanlık cinayetler serisinin üzerindeki sis perdesi böylece aralanmaya başlanırken, kamuoyu katillerin kimlikleri ve ilişkileriyle yakından ilgilendi. Ama buna rağmen bazı odaklar sürekli cinayetleri neredeyse sadece üç kişinin işlediği, Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün de üç kişiden ibaret bir terör örgütü olduğu şeklinde, ciddi bir bilinç çarpıtması gayretine girdiler.

 

CİNAYETLERLE NELER HESAPLANDI?

Göçmen esnafları öldürenlerin ırkçılar olduğunun ortaya çıkmasından sonra, kimlerin bunlara yardımcı olabileceği konusunda polis ve savcılıklar tarafından başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınanların önemli bir bölümü gelinen aşamada doğrudan cinayetlere karışmadıkları gerekçesiyle serbest bırakıldı. Aradan geçen bir yıl içerisinde kala hala baş aktör Beate Zschäpe ile Ralf Wohlleben tutuklu kaldı. Diğer suç ortakları aramızda dolaşmaya devam ediyorlar.

Ama bu bir yıl içerisinde, dikkate değer en önemli gelişme, katillerle istihbarat örgütleri arasındaki yakın ilişki ve istihbarat birimlerinin cinayeti işleyenlerin arkasında kimlerin olduğunu gizlemeye yönelik çabaları oldu. Başka bir deyişle, katillerin arkasındaki güçlerin ortaya çıkmaması için devletin yoğun bir çaba içerisine girdiği artık sır değil. Çünkü, bu katillerin içinden geldiği Thrüngener Heimatschutz adlı ırkçı örgütün istihbarat elemanı Tino Brand tarafından kurulduğu da artık açık olarak kabul ediliyor.

Artık bundan sonra, devletin istihbarat birimlerinin neden bu kadar insanın katledilmesine göz yumduğu, bu cinayetlerle nereye varmak istendiği sorusu daha büyük bir önem taşıyor.

Hem Federal Parlamento hem de eyalet parlamentoları düzeyinde kurulan araştırma komisyonlarındaki çalışmalar sırasında göçmen esnafların katledilmesinde federal ve eyalet istihbarat örgütlerinin, özelikle de Thrüngen Anayasayı Koruma Örgütü’nün rolünün büyük olduğu anlaşılıyor. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra devlet tarafından bilinçli ve planlı olarak Doğu Almanya’da Neonazileri örgütlemek için maddi ve kadro desteği verildiği, bölgede bir çok örgütün bizzat devlet tarafından kurulduğu da artık rahatlıkla söylenebilir.

Çünkü olaylar ve şahıslar hakkında bugüne kadar ortaya çıkan bilgiler bunu doğruluyor. Örneğin, Berlin Anayasayı Koruma Örgütü’nün hesabına çalıştığı kabul edilen Thomas Stark adındaki ajanın NSU’lu katillere TNT patlayıcısı ve silah verdiği savcılık tarafından açıklandı. İstihbarat elemanı Stark, aynı zamanda üçlü çetenin üyesi Beate Zschäpe’nin de sevgilisiydi. Der Spiegel dergisi, katillerle yakın işbirliği içerisinde en az üç istihbarat ajanının olduğunu yazmış ve tekzip de gelmemişi. Bu ajanların başında elbette, Kassel’de Halit Yozgat’ın öldürülmesi sırasında olay yerinde olan “Küçük Adolf” lakaplı Andreas Temme geliyor. Keza, NSU’lu katillere Thüringen Anayasayı Koruma örgütü tarafından sahte pasaport çıkarmaları için 2 bin Mark verildiği de kabul edildi. Araştırma Komisyonu’na bu paranın katillerin izini bulmak için verildiği ileri sürüldü. Halbuki, alakası yok.

 

BELGELER VE BİLGİLER SÜREKLİ İMHA EDİLDİ

İstihbarat örgütleriyle faşist terör örgütü arasındaki sıkı ilişki ortaya çıktıkça, bu kez devreye var olan belgelerin imha edilmesi girdi. Hem Federal Anayasayı Koruma Örgütü (BfV) hem de Askeri İstihbarat Örgütü (MDA), konuyla ilgili dosyaları, tam da tartışmaların yoğun olduğu sırada birer birer ‘yok ettiler’. Böylece katillerin de istihbarat elemanı olup olmadığına dair şüphelerin gün yüzüne çıkması engellenmeye çalışıldı. Bu koruma çabası kamuoyundan yoğun tepkiler alınca, bu kez istihbarat örgütlerinin yöneticileri görevden alınarak, sis perdesinin aralanması engellenmiş oldu.

Olup bitenleri yakından izleyen kurbanların yakınları, cinayetlerin işlenmesinde istihbarat örgütlerinin büyük bir rolünün olduğuna kanaat getirerek, Temmuz ayında Federal Anayasayı Koruma Dairesi hakkında suç duyurusunda bulundular. Çünkü, eldeki belge ve bilgiler, hem federal hem de eyalet istihbarat örgütlerinin zamanında hareket etmesi durumunda NSU’nun bu kadar insanı öldürmesinin mümkün olmadığını ortaya koyuyor.

 

YÜZLEŞME FIRSATI KAÇIRILDI

Halbuki, göçmen esnafların faşist NSU tarafından katledilmesinin ortaya çıkması, Alman devletine her bakımdan geçmişle yüzleşme, ırkçılıktan arınma fırsatı da sunmuştu. Devlet tarafından 15 Şubat 2012’de Berlin’de kurbanlar için düzenlenen anma töreninde, Başbakan Angela Merkel açıktan özür dilemiş ve sonuna kadar olayın üzerine gideceğinin sözünü vermişti. Ama öyle olmadı. Sözde dilenen özürlerin pratik bir değerinin olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor. Bu nedenle tarihte yaşanan ırkçılıkla bir hesaplaşma gerçekleştirilememiş, “devletin sağ gözünün kör kalmaya” devam etmesinden yana tutum alınmıştır. Gelinen aşamada, cinayetleri işleyenlerin arkasındaki güçlerin akıllardaki sorulara şüphe bırakmayacak şekilde aydınlığa kavuşturulmadığı sürece, bir yıl önce yöneltilen sorular bundan sonra da sorulmaya devam edecektir.

YÜCEL ÖZDEMİR

 

Süreç Türkiye kökenlileri nasıl etkiledi?

 

Öldürülen 9 göçmen kökenli esnafın 8’inin Türkiye kökenli olması, doğal olarak ırkçı cinayetler ile bu ülkede yaşayan Türkiye kökenliler arasında özel bir ilişki bulunuyor. Hal böyle olunca, Türkiye kökenli göçmenler arasında, 4 Kasım’dan bu yana kendilerine yönelik ırkçı tehdidin çok daha somut olduğunu düşünenler artmaya başladı. Bu doğal olarak Türkiye kökenli göçmenler arasında bu ülkenin kendileri için güvenli olup olmadığı, devletin ırkçılardan hesap sorup sormayacağı şeklindeki soruların yöneltilmesine de neden oldu. Bu soruların yanıtlarının bu mevcut olayda olumsuz olduğu açıktır. Almanya gibi bir devletin tam 6 yıl boyunca seri halde işlenen cinayetleri önleyememesi, dahası bu yöndeki şüphelerin üzerini kapatma girişimleri bu olumsuzluğun temel kaynağını oluşturuyor.

Bu endişeli ve gerilimli ortamda, bazı Türkiyeli milliyetçi-muhafazakar çevreler de Türkiyelilerdeki endişe ve korkuyu körükleyerek, içinde yaşadıkları ülke ve topluma karşı güvensizlik ve kuşkuları arttırıcı bir rol oynadılar.

Şurası açıktır ki, ırkçı terör örgütünün Türkiye kökenli göçmenleri katletmesi onun tek başına “Türk düşmanı” olduğunu anlamına gelmiyor. Türkiye kökenliler, bu ülkede en büyük göçmen grubunu oluşturdukları için en çok göze batıyorlar ve genel olarak göçmenlere karşı sürdürülen gerici politikalar da yeri geldiğinde, gerektiğinde Türkiye kökenliler üzerinden yürütülüyor. Dolayısıyla, Türkiye kökenli göçmenlerin bu denli ırkçıların hedefi haline gelmesinin başlıca nedeni onların en büyük grup olmalarından kaynaklanıyor. Göçmenlerin yaşadığı başka ülkelerde de benzer durumlar söz konusu. Örneğin, Fransa’da ırkçıların ilk hedefi Kuzey Afrika ülkeleri Tunus, Fas, Cezayir’den; İngiltere’de ise Pakistan ve Hindistan’dan gelen göçmenlerdir.

Yani, ırkçılar en büyük göçmen grubuna karşı saldırarak hedeflerine daha kolay varacaklarını sanıyorlar.

Diğer taraftan şurası da açıktır ki, ırkçılık Türk düşmanlığı değil, insanlık düşmanlıdır. Bu nedenle Almanya’da ırkçıların Türk düşmanı olduğu şeklindeki savlar ve saptamalar, işi daraltma, Türkiye kökenlileri kendi içine kapatmanın çabasından başta bir şey değildir.

Unutmayalım ki, bu ülkede Alman halkı arasında ve demokratik kamuoyunda ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı ciddi bir duyarlılık, antifaşist tutum da mevcuttur. Bunu, yapılan birçok eylem ve etkinlikten, gösterilen tepkilerden de görmek mümkün.

 

 

NSU’da gözaltına alınanlar ve serbest bırakılanlar:

 

Beate Zschäpe: 13 Kasım 2011’de polise teslim oldu, halen gözaltında.

Holger G: 13 Kasım 2011’de gözaltına alındı. Irkçı katıllere sahte kimlikler hazırlama ve cinayetlerde kullanılan karavan kiramalayla suçlandı. 25 Mayıs 2012’de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Holger G. daha sonra cinayetler sırasında Ralf Wohlleben’in büyük bir rolünün olduğunu itiraf etti.

Andre E.: 24 Kasım 2011’de gözaltına alındı. Katiller tarafından hazırlanan propaganda filmlerini yaptı.

Ralf Wohlleben: 29 Kasım 2011’de gözaltına alındı. NPD’de önemli görevlerde bulundu. Federal Savcılık tarafından NSU üyelerine silah ve mermi sağlamakla suçlandı. Halen Münih’teki bir cezaevinde tutuluyor. Cinayetlerde önemli rolu olduğu tahmin edilen Wohlleben’in istihbarat elemanı olduğuna dair güçlü veriler bulunuyor. İçişleri Bakanlığı, iddiayı doğrudan yalanlamaktan kaçındı.

Mattihas D.: 8 Aralık 2011’de gözaltına alındı. Katillerin kaldığı evleri kıralayan kişi. 29 Mayıs 2012’de serbest bırakıldı.

Carsten S.: 1 Şubat 2012’de gözaltına alındı. NSU’lu üç katile silah ve para temin etmekle suçlandı. 29 Mayıs 2012’de serbest bırakıldı. İddinamaye göre Carsten S. satın aldığı silah ve mermileri Wohlleben aracılığıyla katillere ulaştırdı.

Thomas S.: NSU’lu katillerle yakın bağlantılı olduğu ortaya çıktı. 10 yıl boyunca Berlin Anayasayı Koruma örgütü adına ajanlık yaptı.

Daniel Geise: NSU’lu katiller tarafından hazırlanan ptopaganda filminde ırkçı şarkıyı söyleyerek, katillerle dayanışma içinde dolduğu gerekçesiyle suçlu bulundu. Ancak cezası tecil edildi.

 

NSU tarafından öldürülen göçmen esnaflar

 

9 Eylül 2000: Nürnberg’te 38 yaşındaki çiçek satıcısı Enver Şimşek susturucu takılan silahla öldürüldü.
13 Haziran 2001: Nürnberg’te 49 yaşında Abdurrahim Özdoğru kurşunlara hedef oldu.
27 Haziran 2001: Katiller, bu kez Hamburg’ta Süleyman Taşköprü’nün manav dükkanındaydılar. 31 yaşındaki Taşköprü, kurşunlanarak öldürüldü.
29 Ağustos 2001: Münih’te 38 yaşındaki manav Halil Kılıç başından vurularak öldürüldü.
25 Şubat 2004: Rostock’ta döner dükkanında çalışan Yunus Turgut öldürüldü. Turgut’un Almanya’da daha ikinci haftası dolmamıştı.
9 Haziran 2005: Nürnberg’te döner dükkanı işleten 50 yaşındaki İsmail Yaşar’ın ceseti tezgahın arkasında bir müşteri tarafından bulundu.
15 Haziran 2005: Münih’te Yunan kökenli 41 yaşındaki anahtarcı Theodoros Bulgaridis öldürüldü. Bulgaridis, cinayetlere kurban giden Türk ve Kürt kökenli olmayan tek mağdur.
4 Nisan 2006: Dortmund’da büfe sahibi Mehmet Kubaşık öldürüldü. Evli ve 3 çocuk babası olan 39 yaşındaki Kubaşık, işyerinde başından vurularak öldürülmüş şekilde bulundu.
6 Nisan 2006: Kassel kentinde internet kafe işleten 21 yaşındaki Haliç Yozgat tabancayla öldürülmüş olarak bulundu.