Devlet Anadolu’ya nereden geldi?

Aydın Çubukçu

 

Şu üzerinde yaşadığımız topraklarda, tarih içinde ne kadar geriye giderseniz gidin, “devlet” denilen kurumun hep “dışardan” geldiğini görüyoruz. Silahlı ve örgütlü göçmen insan grupları Trakya, Kafkasya, İran Yaylası ya da Afrika-Arap Yarımadası üzerinden Anadolu’ya geldiklerinde, bu güzel ve verimli topraklar üzerinde yurt tutmuş çiftçi, çoban, balıkçı, zanaatkar insanların, kendi hallerinde yaşayıp gittiklerini, kimseye vergi vermeyip asker olmadıklarını gördüklerinde pek sevinmişlerdir.

Hikayeyi biraz başından alalım…

Eldeki bütün verilerin gösterdiği gibi, “devlet” denilen heyulanın ortaya çıkması için, insan grupları arasında, sınırlı kaynakları ele geçirmek üzere birbirlerine düşmanca davranmaya başlamaları gerekiyor. Nüfus artışı ve sınırları belirlenmiş kaynaklar üzerinde paylaşım kavgası birbirlerine bağlı şeyler… Öyle olunca bir grup insan diğer insan grupları üzerine gittikçe daha etkili biçimde saldırıyor, yeni silahlar icat ediyor, bunları kullanacak insanları ayırıyor ve farklı biçimde örgütlemeye koyuluyor. Gittikçe savaşmakta ustalaşmış olanlar toplumun diğer kesimleri üzerinde daha fazla söz hakkına sahip oluyorlar. Şef oluyorlar, başbuğ oluyorlar, kral oluyorlar. Böyle tepede bir yerde oturmak, hem “dış güçlere” karşı, hem de kendi aralarında toplumsal artı ürün üzerinde daha fazla pay sahibi olmak için ortaya çıkan didişmeleri denetlemek ve yönetmek gibi acayip sorumluluklar getiriyor.

Gittikçe daha fazla kuruma ihtiyaç duyuluyor, yasalar yapmak ve bunları egemen kılmak, yönetmenin işlevsel olmasının ilk kuralı… Ama bu yasaları uygulayabilmek için de kolluk kuvvetlerine ve hapishanelere ihtiyaç doğuyor. . “Devlet”i en kısa yoldan, silahlı kuvvetleri ve hapishaneleri olan özel örgüt olarak tanımlamak bu yüzden doğru.

 

ANADOLU’DA SINIFLAR NE ZAMAN ORTAYA ÇIKTI?
Çok eski çağlarda Anadolu ahalileri nedense, böyle örgütlere ihtiyaç duymamışlar. Belki geniş ve verimli topraklar üzerinde herkese yetecek kadar yiyecek ve av hayvanı bulunmasından kavgaya dövüşe düşmeden yaşayıp gitme şansı bulmuşlardı; böylece birbirlerinin sınırlarına girmelerini gerektirecek sıkışık durumlar olmuyordu!

Günümüzden 7 bin yıl kadar geriye gittiğimizde, çanak çömlek yapmasını, dokumacılığı çok iyi bilen, belli inançlara sahip, az çok “kentleşmiş” toplulukların varlığını görebiliyoruz. Ama bize bıraktıkları kalıntılar arasında, av için oldukları besbelli olanlar dışında “silah” diyebileceğimiz şeyler çıkmıyor.

Anadolu’nun iyi bilinen neolitik çağında, tarımsal ekonomiye dayalı toplulukların, ortak ambarlarının ve tapınaklarının kalıntılarına rastlayabiliyoruz. Bunlar, Aşağı Mezopotamya’daki öncellerine pek benziyorlar… Belli ki bir kültürel alış veriş de var.

M.Ö. 5 bin yılının sonlarında madencilik ve buna bağlı metal işlemeciliği ortaya çıkmaya başlıyor. Bu andan bin yıl sonrasına ait işaretler, dinsel ve politik merkezlerin ortaya çıkışını haber veriyor. Kimi işlerde uzmanlaşmış bir grup insan da bu arada belirmeye başlıyor. Anadolu’da bilinen en eski örnek Habur Vadisi’nin çevresindeki topraklarda oluşan Tel Brak merkezidir. Bu merkezileşmenin başlıca işlevi, ürünün toplanmasını ve dağıtımını (yani ekonomiyi), inançsal işlevleri ve toplumun yönetilmesini üstlenmiş bir grup insana mekan olmasıdır. Yani, apaçık, artık sınıflar ortaya çıkmıştır.

Fakat bu topluluklardan birer “imparatorluk” çıkmıyor. Yani, egemen olduğu toprakların sınırını topluluğun ihtiyaçlarını aşan bir biçimde genişletme sevdalısı bir örgütlenme görülmüyor… Kendi halinde yaşayıp gidiyorlardı. Binlerce yıl boyunca, Mezapotamya bir yana bırakılırsa, Anadolu’nun geri kalan koskocaman bölümünde, küçük kentleşmelere bile çok ender rastlanıyor. Öyle ki, pek çok ciddi tarihçi, bu kentlerdeki siyasal yapılanmayı “kent devletleri” olarak adlandırmayı bile fazla buluyor… Bir örgütlenmeleri, yönetim işlevini yüklenmiş ayrıcalıklı insanlar grubu falan olduğuna dair işaretler var. Ama, deyim yerindeyse bunlar, “kendilerine yeterli örgütler”… Belki günümüzde herhangi bir köy yönetimi bu8nlardan daha ayrıntılıydı! Bir “kent kralı”, günümüzdeki bir muhtardan daha önemli değildi belki.

 

HİTİT’LER NE YAPTI?

Ta ki Hititler gelene kadar!

Onlar bir devlet olarak geldiler. Tepeden tırnağa silahlı, savaşma ve yönetme gelenekleri olani her iki “buralara yabancı” etkinliğin teorisini de yapmış olarak geldiler. Asurların kurdukları ticaret merkezleri dışında tüm Anadolu, henüz “tarih öncesinde” yaşamaktaydı. Demem o ki, yazıları yoktu. Yazıya ihtiyaç duymuyorlarsa, kamusal denebilecek kurumlardan da uzaktılar. ‘Devlet nedir bilmezlerdi’ desek yanlış olmaz.

Yerel beyler arasında Asurluların yarattığı ticaret atmosferinden daha fazla pay kapma kavgaları vardı elbette. Ve bu küçük çatlakları kullanarak büyük bir imparatorluğun temellerini atan ve “Bundan böyle buraların kralı benim” diyen ilk Hitit, “siyasi birlik” kuran adam, “oğlu Anitta ile birlikte adı anılan) Pithana idi… Anadolu’da sonradan gelen bütün devletlerin –Osmanlı dahil- kullanacağı tımar sistemini ilk kuran da onlar oldu. İdeolojik olarak da devlet olmanın gereklerini hakkıyla yerine getirdiler. Kendi tanrılarıyla, Anadolu’nun kadim halklarının tanrılarını birleştirdiler. “Bin tanrılı krallık” adı oradan gelir.

Her neyse, Hitit bahsi uzun sürer… Bu yazının konusu o değil. “Devlet ve Anadolu” çerçevesine dönelim.

 

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ?

Hititlerin ardından, yine büyük olasılıkla Trakya’dan Boğazları geçerek gelip Orta Anadolu’da krallık kuran Frig’ler oldu. Doğu’da Urartu’lar vardı, onlar da İran üzerinden gelmişlerdi. Yıkımları başka bir göçmen eliyle oldu. Kimmerler, Frigya’nın evvel eski baş belasıydı ve onların zayıflattığı imparatorlukları yine dışardan, Ege adalarından gelip Güneybatı Anadolu’ya yerleşmiş olan Lidya kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Lidya egemenli epey sürdü… Onlar da kendilerinden önce gelip egemenlik kurmuş olanlar gibi, hem Anadolu’nun en eski kütlülerinden aldılar, hem de ona katkı yaptılar…

Aynı dönemde, yukarıda Troja vardı ve Yunanistan yarımadasından gelen istilacılara karşı Lidyalılar, Troja’yı desteklediler. Desteklediler de ne oldu? Yine başbelası Kimmerler tarihi misyonlarıyla sahnedeydiler. Gelip devlet kurmazlar, geçerken kırıp dökerlerdi. Kimmerlerin abandone ettiği Lidya krallığını Persler nakavt ettiler. Persler için Anadolu, yurt tutulacak yer değildi… Yunan yarımadasındaki rakiplerini ezmek için gidip geldikleri bir yoldu yalnızca… Biraz da altındı, demirdi, bakırdı, nasiplenirlerdi.

Ardından Anadolu, İskender’in ordularının uzun süren işgaline katlandı. Çekirge sürüsü gibi gelip geçtiler. Helenistik çağını yaşattılar Anadolu’ya.

Sonra Büyük Roma İmparatorluğu’nun eyaleti oldu… Roma yıkılırken, merkezden uzaktaki İstanbul’da, Bizans’ı Anadolu’nun başına bela bıraktı; ki Doğu Roma İmparatorluğu diye bilinir.

Sonra Selçuklular… Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Anadolu Selçuklu İmparatorluğunu kurdular. İran biraz dar gelmişti onlara… Bizans’ın sınırlarını daralttılar ama yıkamadılar. Yıkmaya niyet edip etmedikleri de meçhul. Geçinip gittiler aslında.

 

KUTSAL HALK İSYANLARI DEFTERİ

Sonra Osmanlılar… Kendileri gibi o kadar çok göçmen silahlı ve dişinden tırnağına örgütlü grup vardı ki, egemen hale gelmeleri biraz zaman aldı. Hepsini ya yendiler, ya da kendilerine tabi kıldılar. Bizans’ı hallettikten sonra imparatorluk oldular.

Söylemeye gerek yok, onlar da önceki hepsi gibi “dışardan” gelmişti.

Garibim Anadolu halkı, “gelen ağam, giden paşam” felsefesini bu yoğun trafik içindeki çaresizlikten üretmiştir. Nasıl olsa bir zaman sonra bir başkası gelip eskiyi süpürüyor…

Devlet dediğimiz şey, çok uzun tarih çağları boyunca, bir kale, silahlı adamlar ve bir ideoloji demektir. Bu üçünü elinde tutan güç, kendi halindeki insanların karşısına “ bana vergi vereceksin, çağırınca gelip askerim olacaksın; yoksa kelleni uçururum! Zaten tanrılar da böyle emrediyor” diyebilme gücünü de kazanmış oluyor. Bölgenin kalesini ele geçiren, yani öneki egemen gücü yenen, bölgenin tamamında, çiftçisi, balıkçısı, zanaatkarıyla tüm nüfusa egemen olurdu. Bu çok örgütlü eşkıyalık karşısında halk ne yapabilirdi?

Bu soru bize, kutsal halk isyanları defterini açtırır. Yoksulların, çıplak elle, diş ve tırnakla savaşmalarını anlatan bir başka tarihin defterini… Hiçbir zaman karşılarındaki kadar örgütlü ve silahlı olmadıkları için, yenilgi destanlarıyla doldurulmuş bir defteri…