Geçmişten günümüze Almanya-Türkiye ilişkileri

Geçtiğimiz ay Tayip Erdoğan’ın ziyareti sırasında telaffuz edilen, iki ülke arasında tarihi dostluk bağının yeniden güçlendirileceği; “stratejik diyalog dönemi”nin başlatılacağı” açıklamaları ve ardından son günlerde Suriye’yi kuşatma planları çerçevesinde, Türkiye’ye Alman askerleri ve füze savunma sistemi gönderilmesi planları gözleri Almanya ve Türkiye arasındaki tarihsel ilişkilere çevirdi.

Merkel ve Erdoğan tarafından, bugün tekrar anılma ihtiyacı duyulan bu “tarihsel ve büyük dostluk bağı”, Almanya ve Osmanlı arasında, sonu kan, acı ve hüsranla biten askeri işbirliğinden başka bir şey değildi. Yani Anadolu coğrafyası, geçmişte o kadar çok Alman askeri ve silahı gördü ki, yaşanan bu acı tecrübeler, neden bir daha böyle bir ‘dostluk ve işbirliğine’ ihtiyaç olmadığını açıkça içeriyor aslında.

 

SÖMÜRGECİLİĞİN ALMANCASI: EBEDİ DOSTLUK!

1800’lü yılların ortalarından itibaren, biri sıkı rakipleri arasında Ortadoğu ve Asya’ya uzanmak isteyen geç kalmış emperyalist, diğeri tarih sahnesinden silinmemek ve emperyalistlerin son darbesinden kaçınma telaşıyla tutunacak dal arayan ‚imparatorluk eskisi‘. Almanya ve Osmanlı arasında arasındaki ‚derin dostluk‘, aslında, kör ve topalın birbirine tutunarak yürümesi gibi mecburi ve bir o kadar da fazla uzağa erişemeyecek kadar güçsüz bir ittifaktı.

Ve ‘dostluk bağı’ diye hatırlatılan şey, basbayağı bir sömürgecilik bağıydı. Sonuçta bu ittifaktan karlı çıkan hep Prusya/Almanya oldu.

Paylaştıkları ise sonu hüsran, acı ve çöküşle biten ortak kaderleri oldu. „Büyük dostluktan“ geriye, yağma edilmiş ve yüzbinlerce insanını ölüme yollamış bir Anadolu ile 30 yıl sonra yeniden toparlanıp dünya halklarının başına bela olmak üzere, darbelenmiş bir Almanya kalacaktı…

 

BİRİ ÇÖKER DİĞERİ YÜKSELİRKEN BULUŞAN DOSTLAR

1700’lü yılların hemen başında kurulan Prusya devleti, ilk andan itibaren Osmanlı ile iyi ilişkileri içinde olmaya özen gösteren bir politika izledi. Buna mecburdu, zira dönemin emperyalist güçleri İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı bir güç olacaksa Asya, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya yayılmış Osmanlı’yı etki altında tutması lazımdı. Diğer taraftan Osmanlı devleti de “muhteşem devirlerini” geride bırakıp çöküşe başlamış bir devlet olarak, kendini ezmek isteyen güçleri frenleyebilecek başka bir güce dayanma ihtiyacındaydı. Buna en elverişli olan devletse, tarih sahnesine en son emperyalist olarak çıkmaya hazırlanan Prusya idi. Prusya’nın ilk diplomatik teması, 1721’de İstanbul’a açılan bir temsilcilikle olurken, Osmanlı Devleti’nin Berlin’e atadığı ilk resmi elçisi ise 1763 yılında göreve başlamıştır.

Ancak iki devlet arasındaki ilişkilerin asıl hız ve derinlik kazandığı yıllar, Bismarck’tan sonra işbaşına gelen 2. Wilhelm dönemine rastlar. 1800’lü yılların sonuna doğru Almanya ekonomik bakımdan iyiden iyiye güç biriktirmiş, siyasi birliğini oturtmuş ve 1871 Fransa zaferinde görüldüğü gibi askeri açıdan da dönemin emperyalist devletlerine rahatça kafa tutabilecek düzeye erişmiştir. Ancak diğer rakipleri gibi sömürgeleri yoktur. Almanya’nın asıl karın ağrısı da buradadır. Sömürgesiz bir emperyalist olamayacağı için, artık son demlerini yaşayan Osmanlı’yı dost ilan ederek Ortadoğu’da etkin bir konum elde etmek, 2. Wilhelm’in en önemli hedeflerinden biri olmuştur. Bismarck’ın Avrupa’daki dengeleri gözeten politikaları, iyice palazlanmış Alman sermayesinin canını sıkmakta, bir an önce sermaye ihraç edeceği, hammadde kaynaklarını yağmalayacağı yeni nüfuz alanları yaratması için devleti adım atmaya zorlamaktadır.

 

İSLAM DOSTU HACI WILHELM!

2. Wilhelm, böylesi uluslararası koşulların olduğu İstanbul’a ilk ziyaretini 1889’da yapar. Kayzer 2. Wilhelm Alman sermayesi ve devletinin bu amaçlarına ulaşabilmek için Osmanlıyı o denli pohpohlar, yüceltir ki, Almanya’da yayaın yapan bir dergi, Osmanlı padişahı hakkında olumsuz bir yazıya yer verdiği için yasaklatılır.

İlk ziyaret 2. Wilhelm’i kesmez, 1898 yılında ikinci kez İstanbul’a gelir. Dönemin siyaset ve propaganda merkezleri, Osmanlı’da Alman, Almanya’da Osmanlı ‘hayranlığını’ yayma, girilen ittifakın ne kadar değerli ve anlamlı olduğunu anlatma derdindedirler. O kadar ki, Kayzer 2. Wilhelm’in adı “İslam dostu ve Müslümanların koruyucusu Hacı Wilhelm” olarak anılır hale gelmiştir! Hacı lakabı boşuna değildir, zira Almanya o dönem, ABD’nin günümüzdeki “Yeşil Kuşak” veya “Ilımlı İslam” projelerine çok benzer biçimde İslamcı hareketlerin yaygınlık ve güç kazanmasını teşvik eden bir taktik tutum izler. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Asya ve Ortadoğu’daki gücünü sarsmak ve bölgede işlerini zorlaştırmak için “Panislamizm”i destekleyen Almanya, Abdülhamit ve Enver Paşa’yı da bu hareket içinde öne çıkarır.

 

DOSTLUĞUN MEYVESİ: BAĞDAT DEMİRYOLU HATTI

Osmanlı coğrafyasında İslam dostu pozlarına bürünmenin mükafatı Almanya için hiç de fena olmamıştır! Wilhelm’in ikinci ziyaretine, iki ülke arasındaki en önemli anlaşmaların imzalanması eşlik eder: Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu Hattı.

Berlin’i Bağdat’a bağlayan proje, denizyolunda diğer emperyalist devletlere oranla dezavantajlı olan Alman sermayesine büyük yararlar sağlayacaktı.

2. Abdülhamit, projenin bütün ayrıcalıklarını Almanya’ya vererek dostluğunu gösterirken, bu yıllar, Deutsche Bank’ın Osmanlı’ya kredi, Krupp tekelinin de silah transferinde tavan yaptığı yıllar olur. İlişkiler alabildiğine yoğunluk kazanır ve Almanya Osmanlı coğrafyasında toplam 20 konsolosluk açar.

Almanlar tarafından yapılan ve 1908’de tamamlanan Haydarpaşa Garı da, olanca görkemi ve haşmetiyle, aslında Alman emperyalizminin Ortadoğu’ya açılan kapısını simgeler.

 

‘ALMANLAŞAN’ OSMANLI

Osmanlı’da bu dönem mandacılık dönemidir. “Hangi ülkenin uşağı olursak, memleketi düzlüğe çıkarırız” sorusunun peşine düşenlerin kimi İngiliz, kimi Fransız işbirlikçiliğini savunurken, bu yarışı kazanan Alman mandacıları olur. Alman mandacılığı İttihat ve Terakki Hareketi içinde giderek ana akım olurken, Enver Paşa da (asker, istihbaratçı ve siyasetçi olarak) bu dönemin öne çıkan siması olur. 1909 yılında Berlin’e askeri ataşe olarak giden ve burada Alman ordu ve devlet kademeleriyle gayet sıkı fıkı ilişkiler kuran Enver Paşa, birkaç yıl sonra İttihatçı’ların Osmanlı idaresindeki iktidarını pekiştirmek üzere İstanbul’a gelir/gönderilir. Talat Paşa ile beraber bir askeri darbe ile İngiliz yanlısı sadrazamı alaşağı edip, dönemin önde gelen Alman yanlılarından Şevket Paşa’yı sadrazam koltuğuna oturtur. Almanya bu dönem askeri ve ekonomik bakımdan Osmanlıyı avucunun içine alır; 1912 yılında Osmanlı dış borcunun yüzde 20’sinin Almanya’ya ait olması da bunun küçük bir göstergesidir.

 

1. DÜNYA SAVAŞI VE KAÇINILMAZ SON

Almanya, Balkanlardaki karışıklıklar üzerinden 28 Haziran 1914’te 1. Dünya Savaşı’nı başlattığında, kölece bir dostluk ilişkisiyle kendine bağladığı Osmanlı’nın bedel ödeme zamanı da kapıyı çalar. Çok geçmez 4 ay sonra (2 Kasım) Osmanlı da Almanya’nın yanında savaşa dahil olur.

Savaş yılları boyunca Osmanlı idaresi diye birşey kalmaz aslında. “Dostluk ve işbirliği” o denli ilerlemiştir ki, ordu, siyaset ve dış politikanın yönetimi bütünüyle Almanya’ya devredilmiş, Enver ve Talat Paşa gibi ‘kahraman vatan evlatları’na ise Almanya’nın taşeronluğunu yapmak kalmıştır.

Örneğin Çanakkale, Filistin ve Suriye cephelerinde Osmanlı ordusu, Alman general Otto Liman von Sanders (Osmanlı ordusunda mareşal rütbesiyle) tarafından yönetilmiştir.

Savaş sürerken İstanbul’a üçüncü ve son ziyaretini yapan 2. Wilhelm’in, Osmanlı asker üniformasıyla poz vermesi boşuna değildir yani. Aynı yıl 23 Aralık 1917’de, veliaht Vahdettin ve ordu temsilcisi Mustafa Kemal (Enver Paşa’nın görevlendirmesi ile) iade-i ziyaret için Berlin’e gidip temaslarda bulunmuşlardır.

Yaklaşık 60-70 yıl süren ve giderek güçlenen Osmanlı-Almanya dostluğu, 1.Dünya Savaşı’nın bitimiyle paramparça olmuştur. Bu dostluk, Alman silah ve savaş sanayisinin kasalarını doldururken, Anadolu ve Ortadoğu’daki halklara ise acı ve ölümden başka bir şey getirmemiştir. Almanlarla işbirliği yaparak Osmanlı’yı idare eden Enver ve Talat Paşa gibi İttihatçıların son ve en dramatik eylemlerinden biri de Ermeni tehciri ve katliamı olur. 1915’te Alman devletinin bilgisi ve onayı dahilinde Anadolu’da yüzbinlerce Ermeni yerinden yurdundan sürgün edilip, katledilir.

İmparatorluğun son 20 yılına damgasını vuran Enver Paşa ve ekibi ise, “çok sevdikleri” memleketlerinden bir Alman zırhlısıyla kaçarak Almanya’ya, oradan da Bolşevik devrimiyle iktidara gelen işçilerin devletine karşı savaşmak için Sovyetler Birliği’ne giderler. Ve ecel onları, milliyetçi kışkırtmalar tezgahlamaya çalışırken Kızılordu eliyle bulur…

 

„Silah Arkadaşlığı“ 

Almanya-Türkiye (Prusya-Osmanlı) arasında 250 yılı bulan “dostluk ve işbirliği”, kendini ilk önce ve ağırlıklı olarak askeri alanda göstermiştir. İngiltere ve özellikle Fransa’nın belirleyici etkisi altındaki Osmanlı ordusunu bu bağımlılıktan kurtarma arayışına giren 3. Selim, çareyi bir başka emperyal güç olma sürecindeki Prusya’ya yaslanmakta bulur. Bu tarihlerde İstanbul’a çağrılan ilk Prusya subayı Albay von Goetze’ye topçu birliklerini reform etme görevi verilir. Prusya ve daha sonra da Alman subaylar, ilerleyen yıllarda Osmanlı ordusunu sık sık elden geçirir, eğitirler ama Osmanlı’nın değişik cephelerde aldığı yenilgilerin sonu gelmez. Her yenilgi, ordunun Almanya’ya daha fazla bağımlı hale gelmesi, ordu komuta kademesinde Alman subayların ağırlığının artması ve en önemlisi de, Alman silah tacirlerinin Osmanlı’ya daha fazla silah satması anlamına gelir! Gelen subayların asıl işi de budur zaten: Bu sayede Osmanlı, Alman silah sanayinin en önemli pazarı haline gelir. Örneğin 1891 yılında toplam 19 milyon liralık bütçenin 6 milyon 100 bin lirası ordu masraflarına, 1 milyon 250 bin lirası iç güvenlik için zaptiyeye, 6 milyon lirası da top üretimine ayrılmıştır.

Alman imparatoru 2. Wilhelm’in iki İstanbul ziyareti arasındaki dönem (1889-1898) Osmanlı ordusunun tepeden tırnağa Alman silah sanayisine bağlandığı yıllar olmuştur. Krupp firmasında top, Mauser ve Loewe’den tüfek ve mermi başta olmak üzere, donanma için torpidodan askerin giydiği elbisenin kumaşına ve ayakkabısına kadar Alman silah tekellerini ihya eden milyonlarca liralık siparişler verilmiştir. Parasal kaynak ise Deutsche Bank’ın açtığı devasa miktarlardaki kredilerdir.  Öncesinde ABD’li silah şirketlerinin yüzde 90’lara varan pazar payı ‘Osmanlı-Alman dostluğu’nun ilerlemesiyle, değişerek Osmanlı silah pazarı Alman silah tekellerinin eline düşmüştür. Öyle ki, o tarihlerde mali açıdan zor günler yaşayan ve iflasla yüzyüze kalan Krupp tekelinin rahata ermesinde,  Anadolu’dan gelen bu siparişler önemli rol oynamıştır.

Diğer taraftan İstanbul’a gelen Alman subaylar misafir eğitimci askerler olarak hizmet vermekle sınırlı kalmayıp, ordunun komuta kademesinde resmi görevler de üstlenmişlerdir. Örneğin 1882’de İstanbul’a gelen uzman bir askeri heyetin başkanı olan Albay Koehler, bir kaç yıl sonra padişahın özel yaveri olur! Albay Koehler tek örnek değildir, bir başka uzman olan Alman subayı Lois Kamphönever, 1897’de ayrıcalıklı paşa statüsü demek olan “Yaver-i Ekrem” olarak atanır.