Mölln’deki ırkçı katliamın üzerinden 20. yıl geçti

23 Kasım 1992 yılında Michael Peters ve Lars Christiansen adlı faşistlerce Mölln’de kundaklanan Arslan Ailesi’nin evi geride sadece küller değil, büyük bir dram bırakmıştı. 10 yaşındaki Yeliz Arslan, 14 yaşındaki Ayşe Yılmaz ve 51 yaşındaki Bahide Arslan’ın hayatlarını kaybettiği ırkçı saldırı hem Alman hem Türkiyeli kamuoyunda büyük tepki yarattı ve iz bıraktı. Ama saldıra annesini, çocuğunu ve yeğenini yitiren baba Faruk Arslan için bu acı ve izler daha da farklı yaşandı, yaşanmaya da devem ediyor.

Faruk Arslan, faşist saldırının 20. yılı dolayısıyla Bremen’de düzenlenen bir toplantıya katıldı. Olay gününü anlatırken aradan 20 yıl geçmesine rağmen o anları yaşar gibiydi… Gözleri dolarak olay gecesi kardeşinin evine gelen bir telefonla olaydan haberden olduğunu, hemen televizyonu açtığını ve evinin yanmış görüntüsüyle karşılaştığını, aracıyla Mölln’deki evine ulaştığında yaşadıklarını anlatırken, duygulu anlar yaşandı: Çocuklarımı, eşimi, annemi aramaya başladım. Hastanede  kızımın yanmış halini, bana ‘baba’ diyen son sesini duydum ve bu kızımın benle son konuşması oldu. Halen kulağımda kızımın sesi. Her akşam kızımı düşleyerek uyumaya çalışıyorum. Kızım rüyama dahi gelmiyor” diyen Faruk Arslan, gözyaşlarına engel olamadı.

Katliamda kaybettiği annesi için  ise, “O benim annemdi. Sevecen, merhametliydi. Ve çevresinde o kadar çok seviliyordu ki, ben Rahibe Teresa’yı tanımam ama bana Rahibe Teresa’yı anlattıklarında annemi, içindeki insan sevgisi ve yardımseverliğiyle rahibe Teresa’ya çok benzetiyorum… Her gün sokakta yaşayanlar için yemek hazırlar, ihtiyacı olanlara verirdi.. Ama bir akşam onu bizden, hepimizden aldılar…” diye konuştu.

Yangının olduğu gece annem kendini kurtarmıştı, aşağıya indi ve çocuklarının, benim çocuklarımın, torunlarının orda olmadığını gördü. Babamın ve büyükannemin sokak lambasından aşağı indiğini gördü ve insanların büyükanneme yardım ettiklerini de.

Annem kurtulabilir ve yaşayabilirdi ancak kendi çocukları ve torunlarını kurtarmak için tekrar yukarı çıkacak kadar da güçlüydü. Düşündüğü şey „ne derim ben çocuğuma“ idi, her zaman çocuklarını ve torunlarını kollamıştı. İlk önce kızımın ve yeğenimin odasına giderek onları kurtarmak istedi, ancak yapamadı. Sadece oğlum Ibrahim’i kurtarma şansı vardı, ve onu ıslak bir beze sarıp buzdolabının içine koydu.

Ev yanıp kül olmuştu. İtfaiye evin içinde bir kişinin olduğunu söylediğinde sevinemedim, çünkü polisin her zaman herkese yardım için hazır olduğu söylenir ya, o gün orada değildiler! İtfaiyeciler oturup kahve içtiler ancak benim oğlum ile ilgilenmediler. Ev tamamen yanıp kül olduktan sonra oğlumu bulup hastaneye götürdüler. Ben de o zaman hastanedeydim.

Karım, kayınvalidem, iki yeğenim ve vefat etmiş olan annem… hepsi bir  kutunun içindeydiler, bir örtü bile yoktu üstlerinde. Oğlumu gördüm, sırılsıklamdı. Onunla ilgilenemedim, çünkü hiç gücüm kalmamıştı. Olanlar beni öylesine bitap düşürmüştü ki nasıl tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. Eşimi gördüm, kafasından yaralanmıştı ve bu yarayla 3. kattan aşağı atlamıştı…. Bu sırada  kuyruksokumu kemiğini kırmış ve aylarca hiç hareket edememişti.

“Bu olaydan sonra neler yaşadınız” diye sorduğumuz Faruk Arslan, devamını şöyle anlatıyor:

“Birçok politikacı orada bulunmuş ve ‘sizlere yardımcı olacağız, destek olacağız” sözler vermişti. Olayın olduğu gün herkes orada idi, ama bir gün sonrasında hiç kimse kalmamıştı.

Yangından sonra bize iki alternatif sundular,  ya tamir edilen yanmış evimizde ya da bir konteynerde yaşayacaktık. Bize tek seçenek koynteyner kalıyordu yani. İçinde kızımın, yeğenimin ve annemin öldüğü evin önünden her gün geçmek zorunda kaldık. Ve bu 8 yıl boyunca devam etti. Çünkü kimse bize yardım etmedi, ne Kızılhaç’tan ne de bir yardım kuruluşundan.. İhtiyacımız olan eşyalar hepsi duyarlı dostlarımız tarafından geldi. Ve 8 yıl buna dayandıktan sonra tasındık. Baska türlü de olmuyordu, aileme ve çocuklarıma  daha fazla acı veremezdim.

Bütün bu yıllar boyunca dostluk ve yardımlarını esirgemeyen Alman antifaşistleri dostlarımız  da oldu. Onlarla birlikte bu 17 Kasım’da ırkçılığa karşı bir konser ve eylem yaptık.

Bu organizasyonu şimdiye dek ayakta durmamıza yardım eden arkadaşlarımız yaptı. Ayakta durmaktan kastım, bizim hiç bir umudumuz kalmamıştı. İstenmiyorduk ve buradan kaçıp gitmeyi düşünüyorduk. Ama avukat Joachim Schaller ve bize 8 yıl boyunca her gün yardım eden Katrin’le tanışmamız dayanma gücü ve umudumuzu yeniden yeşertti. Katrin bize bu hayatın her şeye rağmen yaşanabilir olduğunu pes etmememiz gerektiğini gösterdi.

Çocuklarım, arkadaşlarıma, avukatımıza ve Katrin’e ve şimdi burada olan arkadaşlarımıza  minnettarlar. O zaman olanları unutmamanız benim için ve benzer olayların yaşanmasını önlemek için çok önemli.”

Türk yetkililerin tutumunu sorduğumuzda ise Arslan şunları belirtiyor: “Her yıldönümünde telefonla aramanın dışında yaptıkları başka bir şey yok. Bu yıl denemek için Hamburg konsolosluğuna giderek ailemin mezarlarını ziyarete gidemediğimi bana uçak bileti alma imkanlarının olup  olmadığını sorduğumda bana yardımcı olamayacaklarını söylediler.. Sahiplenmeleri anca bu kadar.”