Yunanistan: Asalak ve çürüyen kapitalist sistemin aynası

Seyit Aldoğan

2010 yılından beri uygulanan kriz politikaları, Yunanistan’ı açlığın, işsizliğin, yoksulluğun kol gezdiği bir ilke durumuna getirdi. İşçi ve emekçilerin kazanılmış hakları ortadan kaldırıldı, ülke uluslararası tekellerin ve sermaye kuruluşlarının denetimine teslim edildi.

Ülkeyi satıp emperyalizmin yağmasına açanlar ne kadar yurtsever olduklarını, bütün bunları “ülkeyi ve milleti kurtarmak” adına yaptıklarını anlattılar, anlatmaya devam ediyorlar. Tabi hiçbir zaman gelinen noktadan sorumlu olduklarını kabul etmediler. Tersine bazen köylüleri, işçileri, kamu emekçilerini bazen de bunlarla beraber yönetimden anlamayan bürokratları, vergi sisteminin başarısızlığını sorumlu ilan ettiler.  Vergisini ödemeyen bir avukat, fiş kesmeyen bir doktor veya kağıt tasarrufu yapmayan bir okul hedefe kondu ve yalanın bininin bir para olduğu salvo atışları yapıldı.

En önemlisi de “ürettiğinden çok tüketen bir toplumun kaçınılmaz sonunun bu olduğu” görüşü, sermayenin sözcülerince uzun, uzun işlendi. Dolayısıyla krizin faturası da “ürettiğinden çok tüketen işçi ve emekçilere” kesildi!

Kimdi ürettiğinden çok tüketen?  Tarlada kışın soğuğunda donan, yazın sıcağında kavrulan ve elindeki ürünü sattığında borçlu kaldığını gören köylü mü? Sabahın karanlığında gidip gece eve gelen işçi mi? Bir türlü iki yakası bir araya gelmeyen ve yaşamı boyunca giderlerini gelirine denk düşürmek için boğazından, çocuğunun eğitiminden kesen emekçi mi? Yerin binlerce derinliğinde daha otuzundayken altmışında gösteren ve her türlü hastalıkla pençeleşen madenci mi? Tersanelerdeki can pazarında didinen kaynakçı mı… kim?

Kriz öncesi yapılan tüm istatistikler, sermayenin kar oranının yüzde 300–400 artmış olduğunu gösteriyordu. Ama işçiler o zaman da yoksuldu! Yani ürettiğinden çok tüketen bir işçi ve emekçi sınıfı yoktu. Üretmeyip tüketen ve asalak olan sermaye sınıfı şimdi milyonlarca kişinin oluşturduğu ucuz işgücü ordusuna bakarak ellerini ovuşturuyor. Ücreti düşürülmüş işçi, sosyal hakları ortadan kaldırılmış emekçi, toplu sözleşme hakkı olmayan sendika… bütün bunlar daha çok kar anlamına gelmekte çünkü.

İşçi ve emekçilerin dayanma gücü kalmadı. Ne esnaf, ne halk ne de emekçiler vahşi sömürü ve vergileri ödeyebilecek durumda. Ama AB, IMF ve sermaye kuruluşları ardı ardına tasarruf paketleri hazırlıyor ve halka dayatıyorlar. Tüm bu aşırı sömürü ve paketlere rağmen borç yükü katlanarak büyüyor. Örneğin 2012 yılında GSMH’nin yüzde 175’i oranına denk düşen kamu borçlarının (340,6 milyar Euro) 2013 yılında yüzde 190 olacağı dile getiriliyor. Yani tünelin ucu görünmüyor, karardıkça kararıyor, uzadıkça, uzuyor. Yoksulluk, işsizlik daha da büyüyor ve başta sosyal güvenlik bütçeleri olmak üzere fonlar sıfırı tüketiyor.

Öncelikle AB, IMF ve uluslararası sermaye kuruluşları ile yapılan anlaşmaların temel hedeflerinden biri  Alman, Fransız ve diğer Avrupa bankalarına ve sermaye kuruluşlarına olan borçların, devlet tahvillerinin ödenmesidir. Alınan borçların çok büyük bir bölümü bu tahvillerin ödenmesine ve bankaların yeniden yapılandırılmasına aktarıldı. Son iki yılda Alman bankalarının Yunanistan krizi dolayısıyla  90 milyar kar elde ettikleri biliniyor. Bütün bunlar halkın cebinden çıkanlarla ödendi ve ödeniyor. Evet, gerçek bu ve gerisi yalan.

Banka hesabında milyonları, milyarları olan emekçi yok. Ama asalak ve işçi emekçi kanıyla beslenenler tarafından 2010 yılından bu yana ülkeden kaçırılarak İsviçre ve Fransız bankalarına yatırılan paranın miktarı tam 70 milyar Euro. Bunlar ortaya çıkarılanlar. Bir de çıkarılmayanlar var.

Bütün bu haksızlık ve sömürüye karşı çıkan emekçiler ise “parti ve örgütlerce kandırılmış” veya “terörist” olmakla suçlanıyorlar

Örneğin bakanlardan birinin suratına bir kase yoğurt fırlatılması, günlerce tartışma konusu oldu ve terör olarak değerlendirildi. Ama diğer taraftan, son iki yılda ekonomik sorunlardan dolayı intihar edenlerin sayısı 3 bin. Hangisi terör? Aç kalmak, işten atılmak, okula gidememek, sokakta kalmak, evini bankalara kaptırmak, dükkanını kapatmak, çocuğuna süt alamamak, intihar etmek terör değil ama bir kase yoğurt fırlatmak terör. Açlığa mahkum etmek değil ama karşı çıkmak terör!

İş ve ekmek, özgürlüklerden ve demokratik haklardan bağımsız ele alınamaz, değerlendirilemez. Tek başına özgürlük kavramı izafi bir kavramdır ve içi boşaltılmış, temellerinden koparılmış demektir. Dolayısıyla Yunan halkının özgürlüklerine gem vurulduğu ve toplumsal yaşamın her alanında sermaye terörünün egemen kılındığı tartışma götürmez bir başka gerçektir.

On binlerce insanın kiliselere başvurarak bir tabak yemek almak için sabahın erken saatlerinde kuyruğa girmesi, hastaların basit bir kan tahlili yaptırmak için kapı, kapı dolaştırılması ve her iki gençten birinin işsiz olması terör değil de nedir? Toplu sözleşmelerin kaldırılması, iş yasalarının değiştirilmesi, işten atmaların serbest bırakılması, açlığa ve yoksulluğa mahkum edilen Yunanlı işçi ve emekçiler tarafından kararlaştırılmamıştır. Emperyalist merkezlerin ve ona uşaklık eden temsilcilerinin kararıdır ve bunun adı baskı, terör, sömürü ve zulümdür.

2002 yılından bu yana temel ihtiyaç maddelerine yüzde 400-500 oranında zam yapılmıştır. 2010 yılında kriz politikalarının uygulanmasıyla beraber ülke ucuz işgücü cennetine döndürülmüş ama fiyatlar düşeceğine yüzde 50 ila 200 arasında artmıştır. Aynı yıllar arasında ücretlerdeki artış ise sadece yüzde 5’te kalmıştır.

Yine yakıt fiyatları bindirilen vergiler nedeniyle 70 Cent’ten 1.40-50 Euro’ya çıkmış bulunuyor. Sadece Başkent Atina’da bu yıl yakıt alamayacak apartmanların sayısı onbinlercedir.

Dünyanın en büyük beşinci limanına sahip, zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları olan, modern tarımın yapıldığı, enerji kaynaklarının zengin olduğu, gıda sektöründe önemli bir yeri olan, devasa tersanelerin kurulduğu, sanayi alanında ciddi adımlar atmış, turizm cenneti olan bir ülkede yaşanan bu yoksulluk ve işsizliğin kaynağı, ürettiğinden çok tükettiği söylenen işçi ve emekçiler değil kapitalizmdir. Çünkü yoksulluk ve varlığın yan yana olması, kapitalist sistemin en temel karakteristiğidir. Diğer bir deyişle üretenlerin, ürettiğine el konmasıdır.