Mayalar mı yoksa ABD mi haklı?

Arif Koşar

Elbette Mayalar…  Konu kıyamet… Maya Takvimine göre; 21 Aralıkta kıyamet kopacak mı kopmayacak mı? ABD Hükümeti yaptığı açıklamada, “Bir kuyruklu yıldızın felakete yol açacağı tamamen yanlıştır, bilinmeyen bir gezegenin gizlice dünyaya yaklaşıp çarpacağı kesinlikle doğru değildir” diyor. Ancak ABD yönetiminin doğruluk turnusolundaki sicili pek de parlak sayılmaz… Yani 21 Aralık’a hazırlıklı olmak gerek. Dünya yok olmadan üzerimize düşenleri yapmak… Ya da istediklerimizi son bir kez olsun yapmak… Ve yahut Şirince’ye gitmek…

Düşünsenize; kutuplarda buzullar eriyecek, hava giderek solunamaz hale gelecek, çevre felaketleri insanlığı kasıp kavuracak, yeşil alanlar baştan sona çölleşecek, insanlar daha düne kadar yaşadıkları topraklarda yaşayamaz hale gelecek… Milyarlarca insan açlıktan ölümle burun buruna gelecek, -açlıktan mı hastalıktan mı ölecek bilemiyoruz- savaşlarda kadın ve çocuklar kırım kırım kırılacak. Kimi insanlar büyük yangınlarda, kimileri dalgalar altında kalarak, kimileri de soğuktan donarak ölecek… Küçük bir azınlıksa 30 milyar dolarlık bir bedelle NASA’nın araçlarına binip dünya dışına çıkma şansına sahip olacak… Evet, bunlar olacak… ABD, Rusya, Almanya devlet başkanları aksini söylese de kaçış yok…

2012 filmindeki gibi dünyaya başka bir gezegen çarpabilir… Bulut Atlasındaki gibi gelecek, bugünden çok daha rezil bir toplumun mekanı olabilir. Orwell’in postmodern bir 1984 çakması 2100’e yetişebilir. Raymond Kurzweil’in 2050 için öngördüğü  gibi insanlar Kiborg’a (nano parçacıklardan oluşan ve model 3.0 olarak adlandırılan sıvı-vücut) dönüşebilir. Dünyayı uzaylılar da işgal edebilir. Bütün bu senaryolarda bir kahraman çıksa da elde kalan bugünkünden daha iyi bir toplum olmaz… Kesin olan da bu: Distopya!

ÜTOPYADAN DİSTOPYAYA

Özetle ütopyaların yerini moda deyimle distopyalar aldı. Spekülatörlere göre; geleceğe dair kötümser olmak için o kadar çok sebep vardı ki!

Neden böyle? Oysa insanlık geleceğe dair hep umutlu olmak istemiştir. Öncesi bir yana 16. yüzyılda Thomas Moore, Ütopya’sında yoksulluğun ve özel mülkiyetin olmadığı bir toplum tasarlayabilmiştir. Ya da Campenella, uzak bir diyarda insanların mutlu olduğu, epeyce de eşit sayılabileceği 17. yüzyıla ait bir Güneş Ülkesi tarif etmişti. Hem de bu dünyada uygulanabileceğine inanarak. Sadece ütopik sosyalizme projeler de değil. 18. yüzyılın aydınlanmacıları da akla sarsılmaz bir güven duyuyorlardı. Dini, otoriteyi ve gelenekleri eleştirel aklın süzgecinden geçirirken usa uygun bir toplum tasavvur ediyorlardı. İlerlemeciydiler. Mevcudu reddediyor, daha iyisini -ki daha iyi olan akla uygun olandı- istiyorlardı. En azından hayal ediyorlardı. Elbette daha kötümser olanları da vardı. Mesela Rousseau, doğal olandan uzaklaştıkça insan toplumunda eşitsizliklerin arttığını ve ahlakın da giderek bozulduğunu ve bozulacağını söylüyordu. Ama geleceğe dair yine de umutluydu. Rousseau’nun bu umuduna cesaret ve ataklıklarını ekleyen Danton, Marat, Babauf gibi Jakobenler Fransız Devriminin en önünde, en radikal değişiklikleri talep ediyorlardı.

19. yüzyılda aklın burjuvazinin aklı, usa uygun toplumun da burjuva toplumu, eşitliğin sadece yasalar önünde eşitlik olduğu ortaya çıksa da geleceğe dair umutlar yitirilmedi. Saint Simon, içi boş bir umut olsa da burjuvazinin işçi sınıfının iyiliğini düşünmesini istiyordu. Böylece eşitliğin ve adaletin yaşam bulabileceğini umuyordu. Robert Owen ise örnek bir koloni kurarak işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilebileceğini düşünüyordu. İddialı girişimlerde bulundu. İngiltere’de ve maceracılığın doruk noktasında Amerika’da birer koloni kurdu. Entelektüelleri işçilerle buluşturmak, yüksek ücret vermek, örnek bir eğitim modeliyle ‘yeni bir insan’ yaratmak istedi. En azından başka bir gelecek olanağına inanıyor ve yaşama geçirmek üzere elinden geleni yapıyordu. Vel hasıl 1917… Sovyet devrimi… Canlı bir ütopyaydı.

Yani ütopyalar vardı. Olası distopyaları evirir çevirir döverdi. Aydınlanmacı rasyonalizmin de onun bir parçası olarak ilerlemeciliğin belki eleştirilecek yönleri –Avrupa merkezcilik gibi- vardı ama daha iyi bir gelecek ümidini içeriyordu. Sovyetler ise ütopya olmaktan çıkmış, etten kemikten ‘başka bir dünya’ idi.

 

MAYALAR HAKLI

Peki, ne oldu da bu distopyalar hayatımıza girdi? Ve hep birlikte kıyameti bekler duruma geldik? Teknolojinin baş döndüren gelişmesi mi bu distopyaların sebebi? Ya da psikopat yaratıcıların senaryolar mı? Post modern bir gelecek yazıcılığı mı? Aydınlanma ve ilerlemeciliğe irrasyonel bir itiraz mı? Nitzeicheci ‘üstben’in zaferi mi? Ya da gerçek bir geleceksizlik mi? Gelecek, karşıt güçlerin en temel rekabet alanı… Ona sahip olmak için egemenler de ezilenler de mücadele ediyor ve edecek. En küçük hak talebi bile geleceğe yapılmış bir müdahale. Bitmek bilmez bir mücadele… Burjuvazi ona sahip olmakla, geleceğe dair umutları kırmakla, bugüne razı etmenin, bugünü tek seçenek olarak sunmanın bin türlü yolunu arıyor. Distopyalar da işte bu fikriyatın en rezil versiyonu. Ama yine de Mayalar haklı, ABD haksız… Ekolojik felakete gün be gün ilerliyoruz. 1 milyar insan açlıkla burun buruna… 3 milyarlık bir nüfusun geliri 200 ailenin gelirine eşit. İnsan ticareti ve kadın ticareti sözde önlemlere rağmen her geçen gün artıyor. En basit hastalıklardan milyonlarca çocuk ölebiliyor. Sağlık hizmetlerine ulaşmak tüm dünyada daha da zorlaşıyor. Silahlanma her geçen gün artıyor. Ortadoğu’da savaşın tohumları ekiliyor. İnsanların geleceğe umutla bakabilmesini az da olsa olanaklı kılabilen her türlü hak zerresi ortadan kaldırılıyor. Geleceğe dair özel bir distopyaya ihtiyaç var mı? Bugünün kendisi zaten rezil bir distopya değil mi? Eğer uhrevi bir kıyametten bahsetmiyorsak, bunun gerçek bir kıyamet olduğu söylenemez mi? Evet, Mayalar kıyametlerinde haklı… Ancak müthiş sezgilerinin ve 5125 yıllık Uzun Döngü Takvimlerinin kaçırdığı bir şey var. Bu distopyayı yeniden kanlı canlı ütopyaya çevirmek mümkün… Hergün ve her an, bilinçli veya bilinçsiz ama ütopyanın değil gerçek yaşamın acı ve tatlı yöntemleriyle distopyayı ütopyaya çevirme mücadelesi sürüyor… Ve bu maya elbet tutacak…