Kıyametlerin ve alametlerin coğrafyası

“Bölgesel güç”, “bölgesel liderlik”, “model ülke”… Her biri siyasal açıdan önem taşıyan bu üç kavrama, özellikle Ortadoğu ve Arap coğrafyasındaki büyük altüst oluşlarla birlikte sıkça başvuruluyor.

Bölgesel güç, belli bir coğrafyada, o coğrafyayı etkileyebilecek siyasal, ekonomik ve askeri potansiyele sahip devlete işaret ediyor.

“Bölgesel liderlik” ise, kimi metinlerde ve siyasi tartışmalarda bölgesel güç kavramıyla aynı bağlamlarda kullanılıyor olsa da, daha çok belli bir stratejinin belli bir bölgedeki önderliğini yapan devlet anlamına geliyor. Bölgesel lider konumundaki devlet, bulunduğu bölgedeki diğer devletlerce, komşularınca ve dünyanın diğer ülkeleri tarafından bu özelliği kabul edilen devlettir aynı zamanda. Bölgesel güç ve bölgesel liderlik kesişen, yer yer birbirinin içine geçen özelliklere de sahiptir.

“Model ülke” ise, özellikle Arap isyanları ile birlikte, daha çok piyasa ekonomisinin aktif bir parçası olan, yaşam tarzı ve “demokrasisi” ile de diğerlerine örnek gösterilen ülkeye işaret ediyor.

Türkiye bu kavramlardan hangisi ile tanımlanabilir ya da herhangi biri ile tanımlanabilir mi? Ve Ortadoğu’da bugün hangi ülkeler bu kavramlara yakın özellikler taşıyor?

Geride bıraktığımız yıl içinde, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Ortadoğu’daki Güç Kapasitesi: Mümkünün Sınırları” başlıklı rapor, Türkiye’nin Ortadoğu’da bölgesel güç olmadığını, ancak böyle bir kapasitesinin olduğu tespitine yer verdi.

“Türkiye Ortadoğu’da ne kadar güçlü?” sorusundan yola çıkarak hazırlanan raporda, Türkiye’nin Ortadoğu ekseninde beklenti kabiliyet açısında muzdaripbir ülke olduğu, eksikliklerini gideremediği sürece de bölgesel lider olamayacağı ifade edildi. Raporda, Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini ölçmek için incelenen ilk parametre diplomatik güç ve bu açıdan dikkat çekilen tespitlerden bazıları şöyle:

“ – Türkiye’nin çok kulvarlı, çok boyutlu dış politika stratejisiyle hareket etmeye başladığı son on yıllık dönemde personel eksikliği daha akut boyutlara ulaştı.

– Dışişleri Bakanlığı’nın maddi ve beşeri altyapısının yeterliliği diğer ülkelerin verileri ile kıyaslandığında Türkiye, çalışmada sıralanan ülkeler (ABD, Rusya, İngiltere, Brezilya, Fransa, Almanya, Hindistan, İtalya, Japonya, İspanya) arasında 436 milyon lira ile en küçük bütçeye sahiptir. Personel bakımından da bu ülkelerin gerisinde kalıyor.

– Türkiye’nin Arapça konuşulan ülkelerde temsilcilik sayısı 25’tir. Burada çalışan personelin sadece 6 tanesi Arapça konuşuyor.” (Cihan Haber Ajansı, 18 Nisan 2012)

Bu saptamalardan bazılarına katılabilir, bazılarının da eksik olduğunu öne sürebiliriz.

Ancak birçok başka araştırmanın da ortaya koyduğu gibi, Türkiye halihazırda, bölgesel güç ya da bölgesel liderlik konumunda olmadığı gibi, “model ülke” sıfatının da oldukça uzağında bulunuyor.

Tüm bunlar Türkiye’nin, bölgenin zayıf ülkeleri statüsünde olduğu anlamına gelmiyor.

Türkiye, bölgesindeki dengeleri etkileyebilecek ve bölgesel stratejilerde dikkate alınması gereken bir ülke durumundadır. Ancak “bölgesel güç”, “bölgesel liderlik” ve “model ülke” gibi tanımlamalar bugün için, Türkiye hükümetinin iç propagandaya dair söylemleri ya da dış politikaya dair hedeflerini betimleyen, buna ek olarak da, bölgede kendi çıkarlarını gerçekleştirmek bakımından Türkiye’ye roller biçen güçlerin, motive edici söylemlerinden öteye gitmiyor.

Türkiye açısından bu kavramlar ilk kez, AKP döneminde kullanılmaya başlanmadı. Turgut Özal döneminde de Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu’da kendince hedefleri olan ya da Soğuk Savaş Dönemi sonrasındaki yeni dengeler içinde kendisine yeni roller biçilen bir ülke konumundaydı. Aynı durum Süleyman Demirel döneminde de geçerli idi ve Demirel’in sıkça vurguladığı ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’ söylemi de bunun bir ifadesiydi.

Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” yaklaşımı ve AKP Hükümeti’nin “yeni Osmanlıcılık” hedefi de, aynı dış politika hattının bir devamı anlamına geliyor.

 

‘BÖLGESEL LİDERLİK’ PAYESİ MISIR’A

Arap isyanlarının ilk dönemlerinde, Arap coğrafyasındaki özgürlük ve değişim isteğinin nereye bağlanacağına dair tartışma içinde, hem piyasa ekonomisine bağlılığı hem de batı kapitalizminin “demokrasi” kıstaslarına görece daha yakın olması gibi özelliklerle Türkiye’nin “model”liği üzerinden yapılan tartışmalar daha günceldi. Tunus ve Mısır gibi ülkelerde Amerikancı diktatörlere karşı ortaya çıkan halk isyanlarının arayışlarını, yine ABD emperyalizmine ve batının piyasa ilişkilerine bağlı Türkiye gibi bir ülkenin “modelliği” üzerinden yedeklemek belirgin bir emperyalist stratejiydi.

2012’ye kadarki süreçte Mısır ile Türkiye arasında “model ülke”, “bölgesel liderlik” gibi tartışmalarda bir çekişme hissediliyor, Mısır henüz yerine oturmamış bir düzeni ifade ettiği için de, batının önemli yayın organlarında Türkiye lehine yorumlara sıkça rastlanıyordu.

“Model ülke” tanımını Türkiye medyası da çok sevmişti ve 2012’ye girerken bu kavram Türkiye medyasının da en popüler dış politika kavramları arasına girmişti. Ancak 2012’yi geride bırakıp 2013’e girerken ise bu açıdan ibrenin yönü değişmiş bulunuyor.

Mısır’ın garantörlüğünde İsrail ile Filistin arasında sağlanan ateşkesten sonra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaptığı açıklamada, “Bölgesel liderliğinden ötürü Mısır’ı tebrik ederim” diye konuşması bunun bir göstergesi idi.

Bu da, ABD’nin İsrail ile arasını düzeltmesini tavsiye ettiği Başbakan Erdoğan’ın bu konuda “özür dile” söylemini geri çekerek belli bir yol almasına rağmen hâlâ, Filistin konusunda İsrail’e yönelik “terörist devlet” ifadelerini kullanması, ABD yönetimini eleştirip, Katar, Suudi Arabistan gibi dostlarına “Öleceksek adam gibi ölelim” diye söylemler kullanması da, ABD’nin Mısır’ın sırtını sıvazlayıp, Erdoğan ve Hükümeti’ne de mesaj göndermesi biçiminde okunabilir.

“Bunun bir anlamı ise Türkiye ile Mısır’ın ‘bölgesel güç’ olma konusunda rekabete sokulduğudur. “ABD’ye hizmet yarışı” anlamına gelen ‘bölgesel güç’lük yarışında Mısır’ın bir adım öne geçtiğini, bunun aynı zamanda Müslüman Kardeşlerin Amerikancılığının da tescil edilmesi (isterseniz ‘takdis edilmesi’ de diyebilirisiniz) anlamına geldiğini artık rahatça söyleyebiliriz.” (İhsan Çaralan, Evrensel, 22/11/2012)

Öte yandan, Katar da, son yıllarda, yüzölçümü ile kıyaslanmayacak bölgesel etkiye sahip bir ülke olarak bölgede öne çıkmaya başladı. Suriye “muhalefetinin” merkezi geride bıraktığımız yıl içinde Türkiye’den Katar’a taşındı. Suriye ‘muhalefeti’nin, 2012 yılının Kasım ayında Katar’ın başkenti Doha’da toplanması da, topraklarının yüzde 30’u Amerikan üslerinden oluşan petrol zengini bu küçük ülkenin bölgesel rolünü ve konumunu teyit eden bir gelişme oldu.

Bölgesel ölçekte güce ve etkiye sahip ülkeler içinde Sünni kamp açısından bir başka petrol zengini ülke Suudi Arabistan da önemli bir konuma sahip. ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgali süreci ve sonrasında, bugün de Suriye politikasında ABD’ye bağlı bir ülke olarak davranan Suudi Arabistan, Türkiye’ninki kadar güçlü bir orduya sahip olmasa da, bir Arap ülkesi olarak bölgenin Türkiye’ye kıyasla daha içinden bir konuma sahip. ABD stratejisine dayalı müdahalenin dayanaklarından biri olması da, Katar gibi ona da özel bir diplomatik ve bölgesel önem yüklüyor.

Arap coğrafyasında bölgesel güçlere dair bir değerlendirme yapıldığında İran da altı çizilmesi gereken ülkelerin başında geliyor. Köklü bir devlet geleneğine sahip İran, ‘İslam Devrimi’nden bu yana ABD’nin hedefindeki ülke durumunda. ABD’nin Arap coğrafyasında Sünni-Şii eksenli mezhep çatışmasına dayalı hesaplarının hedefindeki bir ülke olan İran, diğer yandan Rusya ve Çin’in desteğini arkasına alırken, bölge halklarının emperyalist müdahale karşısında beklenti içinde oldukları ülkelerden de biri durumunda.

AKP Hükümeti’nin Suriye politikasını eleştiren İran yönetimi, Türkiye’nin NATO’dan talep ettiği Patriotlara da Suriye ile birlikte bölgede en açık tepki gösteren ülkelerin başında geliyor.

DEVRİM GERİ DÖNÜYOR…

Ancak şunu da özellikle vurgulamalıyız ki, Ortadoğu ve Arap coğrafyasında “bölgesel güç”, “bölgesel liderlik” ya da “model ülke” olarak tanımlanan ülkelerden hiçbiri halka dayalı bağımsız iktidarlardan oluşmuyor. Dolayısıyla bu haliyle bölge halklarına örnek oluşturacak bir bölge devletinden söz etmek mümkün değil.

Bu açıdan Arap isyanlarının başlangıç noktası olan Tunus’ta ve ardından büyük kitlelerin Tahrir Meydanı’nı doldurduğu Mısır’da yaşanmış olan devrimci deneyimler, yeni bir yıla girerken “model ülke” tartışmalarının halklar açısından potansiyellerine işaret etmektedir. Tunus Emekçileri Partisi Genel Sekreteri Hamma Hammami’nin geride bıraktığımız yıl içinde Türkiye’de Halkların Demokratik Kongresi tarafından düzenlenen ‘Ortadoğu Konferansı’nda dile getirdikleri önemlidir. Tunus ve Mısır’daki halk isyanlarını yolun ortasında kalmış ve hedefine varamamış devrim hareketleri olarak tanımlayan Hammami, “Bu devrim hareketinin ortada duraklamasının en büyük nedeni siyasi kültürün eksikliğidir. Çünkü oluşan halk hareketi ortak bir siyasal programdan yoksundur”* demişti.

2012 yılının son döneminde Mısır’da yeniden “devrim sokağa geri dönüyor” dedirten gelişmeler yaşandı.

Şunu söylemek herhalde abartı sayılmayacaktır: Dünyanın başka coğrafyalarına göre tarihin en hızlı aktığı yer olan Ortadoğu 2013’te de bu özelliğini korumaya adaydır. “Kıyametler’in de, dünya halkları açısından umudun kapısını aralayacak alametlerin de anahtarı bugün bu coğrafyadadır.

 

* Hamma Hammami’nin o konuşmasının tam metni için bkz, Özgürlük Dünyası, Aralık/2012.