Acı vatanın tatlı mizahı olur mu, olursa nasıl olur?

TUNÇAY KULAOĞLU

Yaşanan komik olayların televizyon üzerinden kamuya mal olması, tek tek her gurbetçiye, sudan çıkmış balık hesabı yaşadığı çoğunluk toplum içinde yalnız olmadığını, aynı dertten mustarip on binlerce kader arkadaşının bulunduğunu göstermişti. Travmalar bu şekilde bir resmiyete kavuşup, “aptal kutusu”ndan insanlara ulaşmış, kitlesel bir şekilde gülünmüş, eski günler yad edilmişti. Bu kolektif gülümsemelerin öncesinde ise yıllarca “Almanya acı vatan” ruhuyla çığrılan acı türküler vardı. İşte bağrı yanık Almancıların kendi hallerine gülmeleri için uzun bir süre geçecek, 1980’lerin başındaki video furyasıyla birlikte, “Gurbetçi Şaban” gibi filmler göğsümüzü kabartacaktı.

Göçün gülünecek nesi var? Zor soru. Çünkü göç ciddi bir mesele. Oldukça da asık suratlı. Terk edilen memleketler, uyum sağlanamayan yeni vatanlar, aidiyet ve kimlik krizleri, kaybedilen kökler ve kuşaklar, iki arada bir derede yabancılaşma, gettolaşma, içe kapanma… Göç efsanesine damgasını vuran asli renkler bunlar. Yarım yüzyıldır temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan duygu dünyaları hep kasvetli, hep ağlamaklı, hep sorunlu. Peki hiç mi gülünesi bir yanı yok bu göçün? Olmaz olur mu! Çok, ama o örnekler de üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü, kara mizaha anıt diktirecek cinsten. Güldürürken aslında ağlatan, feleğin tokatını yemişlere kıssadan hisse babında anekdotlar.

M.A.N. firmasında çalışmak üzere Almanya’ya ayak basan palabıyıklı gurbetçi, sokaktakilere fabrikanın adresini sorarken “Em, A, En”i “Mann” diye telaffuz edermiş, yani “erkek” ararmış. Dil bilmezliğin yarattığı bu komik duruma hep acı acı gülünmüştür. Oysa fıkra -büyük bir olasılıkla belki de gerçekten yaşanmış bir travma- beyinlerdeki kemikleşmiş resimleri kırmaya aday ciddi bir potansiyele sahip. Palabıyıklı gurbetçimiz eşcinsel olamaz mı? Olamaz, çünkü 1960’lı yılların başında, Almanya sokaklarında adres soran bir gurbetçi her şey olabilir, ama eşcinsel asla. Oysa böyle bir okumaya da açık “fıkra”. Tabii bugünün penceresinden baktığımızda.

Konuyu dağıtmadan hemen ailemden başka bir örnek vereyim. Sene 1977. Nürnberg’de dünyaya gelen kızkardeşim sütten kesildikten sonra babam emzik tedarik etmek için eczaneye gider. Yalancı memenin Almancasını bilmediğini eczacı kadına sorarken fark eder. Kızarır bozarır ama derdini bir türlü anlatamaz. En sonunda dudaklarını büzüp meme emen kusursuz bir pantomime imza atar. Uzun favorileri, İspanyol paça pantolonu, vücut hatlarını meydana çıkaran geniş yaka gömleğiyle bu yakışıklı Akdenizlinin, büyük bir olasılıkla sarışın ve mavi gözlü olan eczacı kadına anlatmak istediği derdi, haliyle yanlış anlaşılır. Sapık diye kovulur dükkandan.

 

AĞLATAN KOMİKLİKLER

Anadolu erkekliğinin “öldürüldüğü” bu örnek de çok komik bir durum ama ağlatan cinsten. En komik durumlar bile hep bir eksikliğe işaret ediyor. Peki göğsümüzü gere gere gülebileceğimiz bir durum hiç mi yok? Vardır mutlaka. Ne var ki toplumsal bellek aynı zamanda travmaların sağaltılmaya çalışıldığı bir alan. Dolayısıyla anlatılan hikayeler, hep var olan eksikliklerle dalga geçen bir niteliğe sahip. Mizahın özü de aslında biraz bu. Kolektif travmaların dermanı ise kolektif kahkahalarda yatıyor. 1980’li yıllarda ZDF’de cumartesi günleri Türkçe yayınlanan “Türkiye Mektubu” adlı programı bir ara Halit Kıvanç sunmuştu. İzleyicilerden, başlarından geçen komik hikayeleri mektupla programa göndermeleri istenmiş, birkaç hafta boyunca sanıyorum, Türkiyeli göçmenler televizyonların başına kilitlenmişti. Halit Kıvanç’ın aktardığı olaylardan biri şöyleydi: Tek kelime Almanca bilmeyen üç gurbetçi ilk defa bir Alman birahanesine gidip kafa çekmek isterler. Sipariş almak için masalarına gelen Alman kadın garson nazikçe “Bitte schön?” (Buyrun) diye sorar. Bizimkiler birbirlerine sokulurlar. Garson kadın soruyu birkaç tekrarlar. Bizimkiler her seferinde birbirlerine daha da sokulurlar, çünkü “Bitte schön”ü “Bitişin!” diye anlamışlardır.

Buna benzer olayların tek tek her gurbetçiye, sudan çıkmış balık hesabı yaşadığı çoğunluk toplum içinde yalnız olmadığını, aynı dertten mustarip on binlerce kader arkadaşının bulunduğunu göstermişti. Travmalar bu şekilde bir resmiyete kavuşup, aptal kutusundan insanlara ulaşmış, kitlesel bir şekilde gülünmüş, eski günler yad edilmişti. Bu kolektif gülümsemelerin öncesinde ise yıllarca “Almanya acı vatan” ruhuyla çığrılan acı türküler vardı. Bağrı yanık Almancıların kendi hallerine gülmeleri için uzun bir süre geçecek, 1980’lerin başındaki video furyasıyla birlikte, “Gurbetçi Şaban” gibi filmler göğsümüzü kabartacaktı.

Bu filmde Kemal Sunal, Almanya’da tutunabilmek için, memleketinden kendi gibi “Yılmaz” soyadına sahip 14 çocuğun nüfus cüzdanını toplayıp Almanya’ya gelir ve çocuk parası alarak yaşamaya başlar. Kahrolası Alman makamlarına atılan bu kazık ahlaki değildir kuşkusuz, ama yaşam mücadelesinde başvurulan her yol mübahtır. Hele bu yaşam mücadelesi gavurun memleketinde veriliyorsa. Anarşist bir yanı vardır “Gurbetçi Şaban”ın ve sonunda zaten Hitlervari patronların, gurbetçileri zincire vurduğu fabrikayı satın alıp hepsini Atatürk resminin önünde dize getirir. Yüreklere su serpen bu yöntemler, gurbet türkülerine ağlayan kitlenin gururunu okşamış, özgüvenlerinin farklı bir kulvarda da olsa gelişmesini sağlamıştır. En önemlisi ise, yaşanılan travmalar, grotesk anlatımlar üzerinden yeniden okunmaya başlanmış, kurbanlar mağrur kahramanlara dönüşmeye yüz tutmuştur.

 

YARALI TOPLUMUN BİYOGRAFİSİ

Her ne kadar aşağılık kompleksini bu şekilde aşmak mümkün ise de, yaralı göçmen toplumunun, bunu tamamıyla aştığı söylenemez. Bugün bile, Türklüklerine vurgu yapılan örnek biyografiler gazete sayfalarını doldurmaya devam ediyor. Başarılı sporcular, girişimciler, akademisyenler, politikacılar, sanatçılarla gurur duyuluyor. Ama futbolu şiir okur gibi oynadıkları, piyasada şeytanın aklına gelmeyecek boşlukları doldurup kâr yaptıkları, örnek bilimsel metotlar geliştirdikleri ya da çoğunluk toplumun estetik anlayışını zenginleştirdikleri için değil, öncelikle Türk oldukları için. Kendi kendimizi övüyor, Avrupa’da çınlayan ayak seslerimizi kapalı devre işleyen gurur hezeyanlarında kutluyor, kabaran göğüslerimizi birbirimize gösteriyor, travmaların aşıldığını kendi kendimize teyit ediyoruz.

Benzer kutlamalar 1980’li yılların ortalarından itibaren kabare sanatında da görülmüştü. Şinasi Dikmen bir milat kuşkusuz. Almanya’daki kabare sanatına damgasını vurduğu için değil, ağlanacak halleri çoğunluk toplumun gözüne soktuğu, onların da gülmesini sağladığı ve bu yolla, yaşanan travma dünyalarını göz kırpan bir hınzırlıkla, ama aynı zamanda hem nalına hem mıhına vuran bir zekayla gösterdiği için. Eğer bugün Django Azül, Kaya Yanar, Bülent Ceylan, Fatih Çevikkollu gibi isimler anaakım medyanın yıldızları olabildiyse, bunda hem Nasreddin Hoca geleneğinin inatçı damarı hem de göçe farklı bir pencereden bakmak isteyen, hatta bunun zorunluluğunu gören bir algının rolü var. Travmayı kaale almayan, diğer bir deyişle, kendi eksikliğini değil de, çoğunluk toplumun garabetini ön plana çıkaran bir mizah mümkün oluyormuş demek ki.

Televizyonların prime-time kuşağını fetheden bu kabare sanatçılarının, salya sümük ve bel altı fraksiyonundan safkan Cermen stand-up’çıları saymazsak, kimsenin cesaret edemeyeceği latifeleri siyaseten doğrucu olmaktan tamamen uzak bir rahatlıkla işlemeleri, “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” çelişkisinde önemli bir olguya da işaret ediyor aynı zamanda. Bir yandan göç ve sonuçları, çoğunluk toplumun maskarası olunmadan, ortak bir toplumsal belleğin oluşmasına, varolan kemikleşmiş önyargıların kırılmasına hizmet ediyor. Diğer yandan ise, özü gereği abartıya mahkum olan mizah, çoğunluk toplumun bellek kıvrımlarına sinmiş klişeleri yeniden üretiyor. Kaya Yanar’ın, Avrupa menşeli magandası “Hakan”ına gülüyoruz mesela. Ama zat-ı âlileri Neukölln’de ete kemiğe bürünmüş bir şekilde, tasmaya bağlı çirkin ve saldırgan köpeğiyle, cep telefonunda kulaklarını sağır eden bir sesle konuşup sokağa balgam fırlatarak dolaşırken karşımıza çıkınca, ilk düşündüğümüz şey, en geniş anlamıyla “göç” oluyor. Görünüş, davranış ve düşünce dünyalarıyla “Hakan”ın ikiz kardeşi olan safkan Almanların da varolduğu ise aklımıza bile gelmiyor. Hatta daha da önemlisi, “Hakan”ı “Hakan” yapan koşulların, üretilen toplumsal zenginlikten pay almaları zorla engellenen, dışlanan bir alt sınıf olgusuna işaret ettiğini görmüyoruz. Evet, göçmen kökenlilerin çoğunluğu bunu göremiyor.

Sarazzin, Kelek ve tayfası ise görmek istemiyor.

 

Mizah ve cezai yaptırım

Söz bu ikiliden (Thilo Sarrazin ve Necla Kelek) açılmışken, mizahı ilgilendirdiği için, bir anekdota daha yer verelim. Amatör gen uzmanı eski banker Sarazzin’in milyonlarca satan kitabını kamuoyuna tanıtan ve ileride asimilasyon dalkavukluğu adına dikilecek anıtının bir tükürme duvarına dönüşeceğinden en ufak bir kuşku duymadığım Necla Kelek, ruh ikizi Sarazzin ve kendisini konu alan bir taşlamayı mahkemece verilen ihtiyati tedbir kararıyla Facebook’tan sildirdi. Berlinli genç bir tiyatro sanatçısının kaleme aldığı bu taşlama her ne kadar “düzeysiz” bir bel altı diline sahip olsa da, içerdiği öfke potansiyeli itibarıyla, göç bağlamında dile getirilen dertlere tercüman olduğu için aslında tartışılmaya adaydı. Ama bu noktada asıl dile getirmek istediğim, iş ciddiye binince, diğer bir deyişle, mizah gerçekten “acıtınca”, sonuç itibarıyla her daim maruz kaldığımız hukuk terörünün her an devreye girme ihtimali. Hakaret suçu, kuşkusuz çetrefilli bir içeriğe sahip. Muhammed karikatürlerinde gördük bunu. Avrupa tarafının ırkçı çizimleri, diğer tarafın ırkçı dincilerini ayağa kaldırabildi. 1980’lerde Franz-Josef Strauss ile Alman hukuk sistemini birbirleriyle düzüşen iki domuz olarak resmeden karikatürler de yasaklanmıştı. Mizah her türlü cezai yaptırımdan muaf bir alan mı olmalı? Peki nasıl güleceğiz o zaman göçe? Göç konusunu mizaha meze yapanları nasıl değerlendireceğiz?

Genelgeçer bir formül olmadığı kesin.

Katıksız bir özgürlük de mümkün değil.

İsviçre’deki ırkçı SVP’nin seçim kampanyasında kullandığı karakoyun tiplemesi hepimizin malumu. Neoliberal dinci Erdoğan’ın Türkiye’deki mizah dergilerine açtığı davaların sayısı da. Kim, kimin adına, neyi, hangi bağlamda nasıl söyleyebilir? Durum o ki, hazır reçeteler yok ve somut örneğe göre tavır koymak gerekecek.

 

 

(www.avrupagun.eu)