DGB, hazrola geçti

Savunma Bakanı de Maizière DGB Başkanı Sommer’le buluştu. ‘30 yıllık bir aradan’ sonra gerçekleşen buluşmadan sonra, DGB’nin gerektiğinde ‘ulusal’ çıkarları işçilerin çıkarına karşı savunacağı ilan edildi. Tabi ki burada ‘ulusal’ çıkarlar denilen sermayenin çıkarından başka bir şey değildir!

 

Federal Savunma Bakanı Thomas de Maizière, 5 Şubat günü Alman Sendikalar Birliği (DGB) Başkanı Michael Sommer ile buluştu. Sommer’in daveti üzerine gerçekleşen görüşmenin ardında, ‘görüşmenin ordu ve sendikalar arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesi için yapıldığı’ bildirildi. (bkz. www.dgb.de) Sommer ve de Maizière, içinde bulunduğumuz yıl yayınlanmak üzere ortak bir metin üzerine çalışma başlattıklarını da bildirdiler. Bu metinde sendikalarla ordu arasındaki ilişki olduğu gibi ortak yönlerin öne çıkartılması hedefleniyor.

İŞÇİ HAREKETİNİN KÖTÜ TECRÜBELERİ DE OLMUŞ!

Basın toplantısında, “DGB’yi en son 30 yıl önce bir savunma bakanı ziyaret etmişti” diye söze başlayan Sommer, “gergin olan ilişkileri yeniden düzenlemek için” (Kutuya bkz.) görüştüklerini söyledi. İşçi hareketinin orduyla kötü tecrübeleri olduğunu ifade eden Sommer, “Ama bunlar geride kaldı” diye konuştu.

Federal Ordu’nun yurtdışı görevlerinin çok fazla sorun çıkarmadığını belirten Sommer, “Zaten bizim için önemli olan parlamentonun karar almasıdır. O karar çıktıktan sonra bizim ne düşündüğümüz ikinci plana geçer” dedi.

8 Mart 2011’de Hamburg’daki Federal Ordu Helmut-Schmidt-Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Sommer, benzeri görüşleri orada da savunduktan sonra, “Artık yan yana ve birbirimiz dikkate almayan tutumdan vazgeçelim, bunu değiştirelim” çağrısı yapmıştı.

 

“BİZDE BARIŞ İÇİN …”

İşçi hareketinin kendini barış hareketi olarak gördüğünü söyleyen de Maizière ise, “Ordumuz da kendini barış sağlayan bir kurum olarak görüyor. O kadar farklı yerlerde olduğumuzu düşünmüyorum” diyerek sendika başkanının sözlerini adeta açıktan sevinçle karşıladıklarını belirterek bir mutabakat üzerinde anlaştıklarını ifade etti. (“…ordu üzerine” kutusuna bkz.)

Ordunun değişik alanlarda görev yaptığını, ülkenin güvenliğini korumakla kalmadığını, hammadde sevkiyatı vb. güvenliği içinde var olduğunu söyleyen de Maizière, “DGB’ye davet için tekrar teşekkür etmek istiyorum ve ortak çalışmamızı güçlendirmenin koşullarını yaratalım” diye konuştu.

 

SİLAHLANMA ÇAĞRILARI

Görüşmede Almanya’nın silah teknolojisi açısından gelişmesiyle ilgili konuların ele alındığını belirten Sommer ve de Maizière, Almanya’nın ihracat ülkesi olarak bu alanda da geri durmaması gerektiğini söylediler.

Benzeri çağrılar daha önce de IG Metall tarafından yapılmıştı. Askeri tersanelerin kapatılması döneminde hükümete, ordunun askeri gemi vb. araçlarını yenilemesi ve ihracatın önündeki engelleri kaldırması için çağrı yapan IG Metall, “yoksa binlerce işyeri yok olur” gerekçesini ileri sürmüştü.

Ordunun dünyanın her yerinde görev yapabilmesi için silahlanmasına önem vermesi gerektiğini bildiren IG Metall uzmanları, “Mobil ve her yerde görev yapabilecek kadar esnek bir yapıya uygun askeri savaş gemileri zorunluluktur. (…) Deniz kuvvetlerimizin genelde serbest ticareti ama özelde ülkemizin ihracat pozisyonunu güvenceye alması için gerekli tedbirleri alması kaçınılmazdır” görüşünü savunuyorlar. (www.igmetall.de)

En son olarak IG Metall’in insansız hava aracı (İHA) üretimi konusunda Almanya’nın diğer AB müttefikleriyle ortak hareket etmesi gerektiğini belirttiği bir açıklamasında, “ancak ülkeye ait bir endüstriyi güçlendirmek ve teşvik etmek için devlet bu alana sübvansiyon vermeli” denildi.

 

ÜRETİM MERKEZİ…

Sendika genel merkezlerinin sürdürdüğü bütün politikaların temelinde ‘üretim merkezinin korunması’ düşüncesi yatıyor. Aralarında kısmi farklılıklar olsa da ne yazık ki bütün sendikaların genel merkezleri, “Almanya’da sermayenin durumu ne kadar iyi olursa işçilerin de durumu o kadar iyi olur” görüşünü savunuyorlar. Rekabet gücünü artırma, ılımlı ücret politikası, esnek çalışma modelleri, güvencesiz işlerin artması vs. vb. bütün bunların temelinde de ‘üretim merkezinin korunması’ gerekçeleri bulunuyor.

Kapitalizmin alternatifsiz olduğundan (!) ve üretim merkezinin mutlaka korunması gerektiğinden hareket eden sendika bürokratları için ordu da dolayısıyla ‘serbest ticaretin’ yani kapitalizmin korunması da kaçınılmazdır. Ne zaman işçi sınıfı üretim koşullarını gerçek anlamda kendi lehine dönüştürmeye yönelik ciddi adımlar attıysa karşısında sermayenin silahlı güçlerini buldu, buluyor.

Bu nedenle sendikaların sınıfın örgütü olarak yeniden örgütlenmeleri için verilen mücadelenin bir ayağını da kapitalist militarizme karşı mücadele oluşturmaktadır.

 

 İLİŞKİLER ASLINDA FENA (!) DEĞİL

DGB merkezi ile Alman Silahlı Kuvvetleri’nin arası hiçbir zaman kötü olmadı, bazı dönemler birkaç sendikadan çıkan ‘çatlak’ sesleri bir yana bırakacak olursak ki, bu sesler genelde çok cılızdı, DGB yönetiminin orduyla ilişkileri hep iyiydi.

Hatırlatmakta fayda var; 1945’te, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya’nın ordusu dağıtılmıştı. 1950’li yılların başından itibaren ABD’nin de desteği ile Alman sermayesi, partilerine yeniden silahlanma ve askeri güç oluşturmak için emir vermişti.

Savaşta milyonlarca evladını yitiren Alman halkının ezici çoğunluğu yeniden silahlanmaya karşıydı. KPD ve SPD (sosyal demokrat parti en azından kamuoyuna bu tutumu yansıtıyordu) bütünüyle silahlanmaya karşı çıkarlarken dönemin hükümet partileri olan CDU/CSU’da da ordunun kurulmasına karşı tepki vardı. Bu nedenle Başbakan Konrad Adenauer, ABD temsilcileriyle yeniden silahlanmanın koşullarını gizli* sürdürüyordu.

Sendika tabanın ezici çoğunluğu yeniden silahlanmaya karşı çıkarken en üst seviyedeki yöneticiler arasında bu konuda çok ciddi görüş farklılıkları vardı: Özellikle IG Metall Genel Başkanı Otto Brenner yeniden silahlanmaya karşı çıkıyordu. DGB Başkanı Hans Böckler ve Böckler’in ölümünden sonra DGB Başkanı olan Christian Fette ise silahlanmadan yana tutum alıyorlardı. DGB’nin Yönetim Kurulu ağırlıklı olarak silahlanmadan yana tutum alıyordu. Dönemin DGB Yönetim Kurulu’nda yer alan Hans vom Hoff, Düsseldorf’ta verdiği bir demeçte “Almanya’nın nizami orduya bir fabrikanın itfaiyeye ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyacı olduğunu” ileri sürüyordu.

 

DGB’YE VE SİLAHLANMAYA KARŞI GREV!

Fette ve Hoff’un bu tutumu sendika tabanının olağanüstü tepkisini çekmişti. Ülke genelinden DGB merkezine protesto kararları yağdı. Bazı bölgelerden mücadeleci sendikacılar, “DGB merkez yöneticilerinin akılları başlarına gelinceye kadar aidat ödememe” tehditlerini genel merkeze ilettiler. DGB Bavyera Genel Kurulu’nda bir çekimser oya karşı yeniden silahlanmaya ve nizami orduya hayır kararı çıktı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Başta Güney Almanya olmak üzere birçok makine fabrikası, demiryolu tamir atölyeleri ve kimya endüstrisine bağlı onlarca fabrikada on binlerce işçi, yeniden ‘silahlanmaya ve nizami orduya hayır’ diyerek üretimi durdurdular. (Der Spiegel, 20 Şubat 1952)

 

POLİS, GÖSTERİLERE SİLAHLA SALDIRDI!

Ayrıca tabandaki mücadeleci sendikacılar “ben bu işte yokum” (“Ohne mich”) başlıklı bir taban referandumu örgütlemeye yönelmişlerdi. Silahlanmaya karşı kitle hareketi hızla büyüyordu. 26 Mayıs 1952’de Avrupa Savunma Birliği’nin (EVG) kuruluş antlaşması imzalanacaktı. Almanya’nın da içinde yer alacağı bu birlik aslında yeniden silahlanmayı ve nizami orduyu bir ilk adım olarak tasarlanmıştı. EVG anlaşmasına karşı Almanya çapında Essen’de yapılan gösteriye 30 bin genç katılmıştı. Daha gösteri başlamadan polis gösterinin yasaklandığını ilan etti. Buna rağmen göstericiler harekete geçince polis copla ve silahla saldırdı. Ağır yaralanan iki göstericiden biri, 21 yaşındaki KPD üyesi Philipp Müller, sırtından aldığı kurşun yarası sonucu öldü.

Tepkilerin artması, gösterilere polisin silahla saldırması, grevlerin yaşanması ve taban referandumunun gündeme sokulması DGB yönetimini ‘resmi olarak’ sessiz kalmaya yöneltti. Ancak bu sessizlik daha çok alttan alta yeniden silahlanma ve nizami ordunun kurulmasını “kaçınılmaz” propagandasını yapma anlamına geliyordu. DGB’nin ünlü anti-komünist yöneticilerinden olan Hoff, ‘kişi olarak’ (!) verdiği demeçlerde, “kimse Alman halkından saldırganlar gelinceye kadar beklemesini bekleyemez” diyerek tutumundan vazgeçmedi.

 

“BİZİM İÇİN NORMAL BİR İŞVEREN”

1956’da  ÖTV Sendikası (Ver.di Sendikası’nın kurucu üyelerinden) ordu içinde örgütlenmeye başladı. Asıl olarak sivil hizmetlileri örgütleyen ÖTV (ve bugün Ver.di), geçmişten bugüne kadar işçi hareketiyle sermayenin silahlı güçleri arasında devam eden çelişkileri görmezden geldiği gibi, demokratik bir ülkede ordunun silahını işçi hareketine karşı kullanmayacağını ileri sürüyor. (sendikalar ve ordu ilişkilerinde daha fazla bilgi için bkz.: http://labournet.de/diskussion/rechten/allg/gewantifa_dgb.pdf)

 

* Gizli görüşmelerin basına yansımasından sonra dönemin içişler bakanı (ve 1969’da Cumhurbaşkanlığına seçilen) Gustav Heinemann*, yeniden silahlanmaya karşı çıktı ve 1950 yılında içişlerinden istifa etti ve 1952’de CDU’dan ayrıldı.

 

KARL LIEBKNECHT KAPİTALİST MİLİTARİZM VE ORDU ÜZERİNE

Kapitalist militarizm, dışa yöneldiği durumda ilk başta uluslararası rekabet savaşında bir silahtır. Bu savaşta amaçlanan, bir yanda pazarları ele geçirmektir. Diğer yanda ise, doğal üretim koşullarının özellikle uygun olduğu, ayrıca kapitalist üretim için uygun son derece değerli doğal kaynakların ve işgücünün hüküm sürdüğü bölgeleri ele geçirmektir. Bu anlamda halkları soymanın bir aracıdır. (…) İçe dönük militarizmin anlamı da, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte hızla artar. (…) Din ve eğitim, bilim ve sanat, egemen sınıflar tarafından proletarya saflarında, egemenliklerini korumalarına yarayacağına inandığı ruh ve düşüncelerin yaygınlaşması için hizmete sokulur. Sınıf hukuku aynı şekilde sınıfsal egemenliğin ayakta tutulması amacıyla bir iktidar aracı olarak hizmet eder. Polis ve jandarma, aynı görevi üstlenen özel birliklerdir. Ancak son ve en güçlü iktidar aracı ise ordudur. Ordu; proletaryaya karşı sürdürülen gerek ekonomik, gerekse siyasi mücadelelerde son çare olarak, her gün daha fazla devreye sokulur. Bu duruma, özgürlükçü anayasaya sahip ülkelerde, meşruti monarşilerin ve despotların hüküm sürdüğü ülkelerden daha ender rastlanılmaz.

(Karl Liebknecht, Militarizm, Tezler, 2. Enternasyonal Sosyalist Gençlik Örgütleri Konferansı, Kopenhag, 4-5 Eylül 1910, Toplu Konuşmalar ve Makaleler, III. Cilt, s. 469-475)

 

UMUT YAŞAR