YÜZLEŞME ZAMANI

Gedenkveranstaltung füf Opfer der Neonazi-Mordserie

2000-2006 yılları arasında 9 göçmen esnafı ve bir Alman polisi seri cinayetler sonucu katleden faşist Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) davası 17 Nisan’da Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde başlıyor. Dava öncesinde yapılan tartışmalar, neredeyse katillerin arkasında kimlerin olduğunun açığa çıkarılmasını gölgede bırakmış durumda. Ancak, Türk basını ya da elçisinin davayı izleyip izleyemeyeceğinden çok, katillere yardım ve yataklık edenlerin ve yetkili makamların olaylardaki sorumluluğunun ortaya çıkarılıp hesabının sorulmasının önemli olduğu gerçeği unutulmamalı.

 

8’i Türkiye kökenli olmak üzere 9 göçmen esnaf ve bir Alman polisin katledildiğinin 4 Kasım 2011’de Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) tarafından öldürüldüğünün ortaya çıkmasının üzerinden bir buçuk yıl geçti. Bu süre içerisinde toplanan bilgi ve belgeler ışığında hazırlanan iddianamenin ardından, dava 17 Nisan’da Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde başlayacak. Ancak, daha dava başlamadan alevlenen tartışmalar, çıkacak kararın pek çok kesimi tatmin etmeyeceğinin işaretini veriyor.

 

Zira, Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nin davayı küçük bir salonda görmesi, başta Türkiye olmak üzere dünya basınına yargılama sürecini şeffaf bir şekilde izleme olanağı tanımaması, hem ırkçı terörle hesaplaşma hem de yargılama süreci konusunda sonradan oluşabilecek kuşkuları, şüpheleri şimdiden arttırmış bulunuyor. Bazı Türk medya kuruluşlarının kopardığı fırtınanın hafifliği bir kenara, mahkeme yönetimi, davayı ırkçılıkla hesaplaşma ve yüzleme fırsatı olarak değerlendirmeye odaklanmak  yerine gereksiz tartışmalara meydan veren bir tutum sergilemiş; soruşturma sürecinde haklı olarak ortaya çıkan kuşku ve güvensizlikleri giderecek mesajlar vermek yerine bu güvensizliği çoğaltan bir yaklaşım içinde olmuştur.

 

CİNAYETLERİN ARKASINDAKİLER AÇIĞA ÇIKARILACAK MI?

NSU tarafından gerçekleştirilen cinayetlerin nasıl işlendiği, kimlerden yardım alındığı, hangi kurumların “zafiyet” içerisinde olduğu konusunda pek çok soruya açıklık getirmesi beklenen dava, bu açıdan denilebilir ki Federal Almanya tarihindeki en önemli davalardan biridir. Böylesine tarihi bir davadan çıkan sonucun kurbanların aileleri ve bütün toplumun kabul edebileceği bir objektiflik ve adalet içermesi gerektiği açıktır.

Bunun için de 2000-2006 yılları arasında 9 göçmen esnafı katleden ve 10 yıldan fazla bir süre boyunca elini kolunu sallayarak Almanya’da rahat bir şekilde dolaşan katillerin istihbarat örgütleriyle bağlantıları, kimlerden yardım ve destek aldığı konusunun aydınlatılması gerekmektedir.

En son basında da yer alan haberlere göre, NSU’nun salt hayatta olmayan üyeleri Uwe Mundlos, Uwe Böhnhard ile davanın baş sanığı Beate Zschäpe’den ibaret olmadığı artık anlaşılmış bulunuyor. Buna dair pek çok bilgi olmasına rağmen, 17 Nisan’da başlayacak davada Zschäpe’nin yanı sıra Ralf Wohlleben ve Carsten S.’nin öldürme suçuna iştirakten, André E. ve Holger G. de “suçlulara yardımcı” olmaktan yargılanacaklar.

Böylece, pek çok istihbarat elemanın da içinde olduğu bilindiği halde sadece 5 kişi yargılanacak.

 

SORUN BİR KAÇ KİŞİDE DEĞİL ANLAYIŞTA!

Hem Federal Parlamento Araştırma Komisyonu hem de eyalet parlamentoları bünyesinde kurulan komisyonlardan elde edilen sonuçlar arasında en dikkat çekici olanı, göçmen esnafların katledilmesinden bu ülkenin güvenlik birimlerinin çok önceden haberdar olmasıdır. İster Kassel’de Halil Yozgat’nın öldürülmesi sırasında “Küçük Adolf” lakaplı istihbarat elemanın olay yerinde görülmesi, isterse de Berlin Eyalet İstihbarat Örgütü hesabına çalışan Thomas S.’nin grupla çok yakın bağlantısı olması olsun, istihbarat birimlerinin sözde aranan üçlü hücreyle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. En son Die Welt gazetesinde yer alan bir habere göre, NSU ile bağlantılı istihbarat elemanı sayısının tahmin edilenden de fazla olduğuna dikkat çekildi.

Davadan kısa bir süre önce ortaya çıkan bu bilgilere göre, güvenlik birimlerinin büyük bir olasılıkla cinayetleri işleyen “NSU hücresi”nden haberdar olduğu, ancak fazla bir şey yapmadığı yönünde. Bakalım, yargılama süreci işin bu yönüne ne kadar dokunabilecek.

Bütün bunlardan ötürü, gelinen aşamada önemli olan salt bir kaç kişinin yargılanıp, yüksek cezalar alması değildir. Asıl olan, bu bir kaç kişinin hangi güçlerden cesaret alıp, elini kolunu sağlayarak adeta göre göre göçmen esnafların başına silah dayayarak katletmesidir.

Dava sürecinin ortaya çıkarması gereken asıl bu olmalı. Çünkü bu yapılmadığı takdirde, Almanya’da ırkçı örgütlerin kimden nasıl destek alarak cinayetler işledikleri hep sır olarak kalmaya devam edecektir. Bu da, tetiği çektirenlerin yeni tetikçiler bulmasının önünü kapatmadığı gibi, ırkçıları kontrol etme adı altında ırkçı örgütleri kullanma poltikasının rahatça devam etmesi anlamına gelecektir.

 

HESAPLAŞMAYA VESİLE OLACAK MI?

NSU’nun işlemiş olduğu cinayetler bir kez daha Almanya’da istihbarat örgütleriyle ırkçı örgütler arasındaki sıkı bağı bütün ayrıntılarıyla açığa çıkarmış bulunuyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, 1960’lı yıllardan itibaren ırkçı örgütlerin “solla, komünizmle mücadele” çerçevesinde istihbarat örgütleri tarafından yeniden toparlandığına dair (NPD’nin yasaklanma başvurusu sırasında ortaya çıktığı üzere) pek çok belge ve bilgi bulunuyor. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra benzer bir hamle Doğu Almanya’da gerçekleştirildi. Cinayetleri işleyen üçlü çetenin içinden geldiği Thüringen Vatanı Koruma örgütünün başında  bir istihbarat elemanı olduğu da daha sonra ortaya çıkmıştı.

İstihbarat örgütlerinin maddi ve personel desteğiyle geliştirilen bu ırkçı örgütlerle hesaplaşma, aynı zamanda devletin bu konudaki politikasının mahkum edilmesinden geçiyor.

Bu nedenle, NSU davası asıl olarak devletin ve onun istihbarat örgütlerinin ırkçı örgütlerle olan ilişkisini yeniden masaya yatırarak köklü bir sorgulamaya vesile olursa gerçekten anlamlı bir atmış olacaktır.

Aksi halde, katledilen 9 göçmen esnafa karşılık yargılanan 5 Neonazinin en yüksek cezayı alması tek başına yeterli olmayacaktır. Bu nedenle Almanya’da yaşayan herkesin dava sürecine seyirci kalmadan, davanın takipçisi olması, katillerin arkasındaki güçleri ortaya çıkacak gerçek bir yüzleşmenin olmasını sağlamaya çalışması gerekiyor. Bir buçuk yıl içinde olup bitenler devletin kurumlarının bu yönde bir niyetinin olmadığını yeterince göstermiş bulunuyor. Bu nedenle asıl belirleyici olacak olan halkın, antifaşistlerin, demokratların bu konuda takınacağı tutum, alacağı tavır olacaktır. (YH)

 

YÜCEL ÖZDEMİR

 

Mesele davanın kim tarafından izlendiği mi?

 

Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nin dava öncesinde aralarında Türkçe basının da olduğu pek çok yayın organını içeriye almaması, bununla birlikte Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi’ne bir ayırmaya yanaşmaması hem Alman hem de Türkiye kamuoyunda yoğun tartışmalara neden oldu.

Elbette, katledilenlerin 8’nin Türkiye kökenli olması böylesine bir hassasiyeti ve beklentiyi yaratmış bulunuyor. Ancak, burada sorun mahkemenin Türkçe basını almamasından çok, sadece 200 kişinin sığabileceği bir salonda davayı görmeyi planlaması ve gelen tepkiler üzerine bunu değiştirmemesidir. Hem basın hem de diğer kurumlar tarafından yakından izleneceği bilinmesine rağmen, böylesine önemli bir davanın, teknik olanaklar da mümkün olduğu halde, davayı doğrudan izleyeceklerin az sayıda kişiyle sınırlı tutulması anlaşılabilir bir durum değildir.

Mahkeme bununla kalmamış, duruşma gününü ilk etapta belli sayıdaki gazeteciye duyurmuş, onların kayıt işlemlerini yapmış, sonra da “liste doldu” diyerek yapılan başvuruları geri çevirmiştir ya da sıraya koymuştur.

Ama, Türkçe basının davayı doğrudan izlememesi, davanın doğru bir şekilde aktarılamayacağı anlamına gelmemeli. Zira, kimi Türkçe gazeteler sanki kendisi davayı izlemediği takdirde bazı şeylerin gizleneceği algısını yaratmanın çabası içerisinde.

Halbuki, NSU cinayetleri ortaya çıktığından bu yana, pek çok Alman gazetecinin gelişmeleri çok daha yakından izlediği, pek çok bilgiyi ortaya çıkararak duyurduğunu, Türkçe gazetelerin gelişmeleri onlar üzerinden takip ettiğini görmek gerekiyor.  (YH)

 

6 YILDA 9 CİNAYET

NSU tarafından 200-2006 yılları arasında katledilen Türkiye kökenli esnaflar:

 

9 Eylül 2000: Nürnberg’te 38 yaşındaki çiçek satıcısı Enver Şimşek susturucu takılan silahla öldürüldü.
13 Haziran 2001: Nürnberg’te 49 yaşında Abdurrahim Özdoğru kurşunlara hedef oldu.
27 Haziran 2001: Katiller, bu kez Hamburg’ta Süleyman Taşköprü’nün manav dükkanındaydılar. 31 yaşındaki Taşköprü, kurşunlanarak öldürüldü.
29 Ağustos 2001: Münih’te 38 yaşındaki manav Halil Kılıç başından vurularak öldürüldü.
25 Şubat 2004: Rostock’ta döner dükkanında çalışan Yunus Turgut öldürüldü. Turgut’un Almanya’da daha ikinci haftası dolmamıştı.
9 Haziran 2005: Nürnberg’te döner dükkanı işleten 50 yaşındaki İsmail Yaşar’ın ceseti tezgahın arkasında bir müşteri tarafından bulundu.
15 Haziran 2005: Münih’te Yunan kökenli 41 yaşındaki anahtarcı Theodoros Bulgaridis öldürüldü. Bulgaridis, cinayetlere kurban giden Türk ve Kürt kökenli olmayan tek mağdur.
4 Nisan 2006: Dortmund’da büfe sahibi Mehmet Kubaşık öldürüldü. Evli ve 3 çocuk babası olan 39 yaşındaki Kubaşık, işyerinde başından vurularak öldürülmüş şekilde bulundu.
6 Nisan 2006: Kassel kentinde internet kafe işleten 21 yaşındaki Haliç Yozgat tabancayla öldürülmüş olarak bulundu.