Almanya’ya göç, sendikalar ve göçmen işçiler

göcmen isciler ve sendikalar

Göç, genel anlamda insanların bireysel veya topluluklar halinde, doğdukları ve yaşadıkları yerleri, ekonomik, tabii afet veya savaş vb. nedenlerle geçici veya kalıcı olarak değiştirmelerini tanımlar ve sonuçta insanlık tarihi kadar eskiye dayanan bir olgudur. Ancak sanayi devrimiyle birlikte göç yeni bir boyut kazanır ve kırsal alanlardan sanayi bölgelerine, az gelişmiş ülkelerden kapitalizmin merkezlerine doğru kitlesel göçlerinin başladığı görülür.

Dünya ve Avrupa genelinde kapitalizmin giderek yaygın­laşması, işgücüne ihtiyacı artırıyor, bununla doğrudan bağlantılı olarak emek göçünün ulusal ve uluslararası boyutlarda hızla yaygınlaşmasına yol açıyordu. Hızla gelişen sanayi ve bu sanayilerin yoğunlaştığı ülkeler, işgücü talebini karşılamak için geri kalmış ülkelerden işgücü çekiyorlardı.

Göçmen işçinin rekabeti bir yandan yerli işçi sınıfının ücretlerini ve yaşam düzeyini aşağıya çekerken, diğer yandan burjuvazi ile proletarya arasındaki uçurumu da derinleştiriyordu. İşçi ve emekçiler arasındaki rekabet aynı zamanda yerli işçilerin yabancı işçilere düşmanlık beslemesini de beraberinde getiriyordu. Marx ve Engels, o dönemin en gelişmiş kapitalist ülkesi olan İngiltere’de bu tehlikeyi somut bir şekilde gözlemişlerdi. Marx, İngiltere’de “burjuva­laşan işçilerden” söz ettiği yazısında, “İngiliz işçisi İrlan­dalı karşısında kendisini egemen ulusun bir üyesi olarak görür” derken bu olguya dikkat çekiyordu. Engels, göç sonucu işçilerin değişik gruplara ve hatta göçmenlerin de alt guruplara bölünmesini, Amerika’da işçi hareketinin gelişmesinin önündeki başlıca engellerden biri olarak tanımlıyordu.

1950’Lİ YILLARDAN GÜNÜMÜZE GÖÇ VE SENDİKAL MÜCADELE

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Alman sermayesi, 1950’li yılların ortalarında yabancı emek gücüne talebini tekrar dile getirmeye başladı. Zira ekonomi hızlı bir şekilde geliştikçe, işgücüne duyulan talep artmaya başlamıştı. Alman sermayesi ucuz işgücü açığını geçmiş yıllarda olduğu gibi yine yabancı kökenli emekçilerle kapatmak için girişimlere başlayarak, hükümete çağrıda bulunuyordu. Lothar Elsner, 1970 yılında kaleme aldığı kitabında, İkinci Dünya Savaşı sonrası göçü ve göçün nedenlerini şöyle tanımlıyor: “Marshall Planı’nın etkisiyle Alman ekonomisi ve sanayisi, savaş öncesi gücüne doğru hızla ilerliyordu. 1960 yılların başında işsizlik oranı neredeyse sıfırlanmıştı. Batı Almanya’nın NATO’ya dahil olması ve  Alman ordusunun yeniden oluşturulması ile birlikte yüzbinlerce genç işgücü askere alınıyordu. Yedek sanayi ordusunun giderek erimesi, Alman tekellerini  yabancı iş gücüne yönlendiriyordu”.

 

1955 yılının Kasım ayında Federal Hükümet, 100 bin ila 200 bin arası İtalya kökenli “misafir işçinin” Almanya`ya geleceğini duyuruyordu. Bu karar tartışmalara ve tepkilere yol açıyor, özellikle sendikaların tepkisini çekiyordu. Muhalefet partisi Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yaptığı bir açıklamada yabancı işçilere karşı olmadığını, ancak hükümet tarafından atılan adımı erken bulduğunu belirtiyordu. SPD ve sendikalar, yabancı işçilerin yerli işçilerin kazandıkları haklara karşı bir baskı aracı olarak kullanılacaklarını dile sürerek, yabancı işçi yerine işsizliğin yoğun olduğu bölgelerden işsizliğin az olduğu bölgelere iç göçün desteklenmesini öneriyordu. Bu tartışmaların gölgesinde 22 Aralık 1955 tarihinde İtalya ile Almanya arasında Yabancı İşgücü Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayı 1960 yılında İspanya ve Yunanistan, 1961 yılına Türkiye, 1964 yılında Portekiz, 1968 yılında Yugoslavya ile imzalanan anlaşmalar takip etti. Sendikalar ilk başlarda göçmen işçilere sıcak bakmıyor, ayrıca göçün geçici bir süreç olduğunu ve Almanya`ya gelen “misafir işçilerin” bir süre sonra tekrar ülkelerine geri dönecekleri tezini savunuyorlardı.

‘MİSAFİR İŞÇİLİK’TEN KALICILAŞMAYA

Ancak 1960’lı yılların sonunda patlak veren ekonomik krize rağmen göçmen işçilerin büyük çoğunluğunun ülkelerine geri dönmemeleri ve 1970’li yılların başından itibaren ailelerini de Almanya’ya getirmeleri göç tartışmalarında yeni bir süreci başlatıyordu: Kalıcılaşma.

“Misafir işçi” tanımlaması, yerini “yabancı işçi”ye bırakırken, sendikalar yerli ve yabancı işçiler arasıdaki politik, hukuksal ve ekonomik farklılıkların ortadan kaldırılması taleplerini gündemlerine taşıyorlardı. Burada kuşkusuz göçmen işçi ve emekçilerin sendikal mücadele içinde aktif olarak rol oynamaları, büyük çoğunluğunun sendika üyesi olması, 1960’lı ve 70’li yıllarda Almanya’nın değişik şehirlerinde gerçekleşen işçi eylemlerinde ve grevlerde yerli işçilerle birlikte mücadele etmeleri önemli rol oynuyordu. 1970’li yılların sonlarına doğru sendikalar ve işçi sınıfının ilerici güçleri göçmen işçilerin ve ailelerinin Almanya’ya uyum sağlamalarının desteklenmesi doğrultusunda önerilerde bulunuyorlar, 1980’li ve 90’lı yıllarda vatandaşlık, seçme ve seçilme hakları taleplerini dile getiriyorlardı.  Bu mücadelenin sonucunda 2000’li yıllarda Almanya’nın bir “göçmen ülkesi” olduğu kabul ediliyordu.

 

TEK SINIF, TEK MÜCADELE

Görüldüğü gibi, emek göçü özünde hem olumlu hem de olumsuz unsurlar barındırıyor. Emek göçü bir taraftan burjuvazinin emelleri ve çıkarları doğrultusunda değişik uluslardan işçiler arasındaki rekabeti ve yabancı düşmanlığını körüklerken, burjuvazi elindeki her silahı kullanarak, işçilerin bölünmüşlüğünü kendi egemenliğini sürdürmek için kullanır; işçi sınıfının ücretlerini, çalışma koşullarını, yaşam düzeyini aşağıya çeker. Ancak diğer taraftan göç olgusu,  kapitalizmin merkezinde, büyük fabrikalarda proletarya enternasyonalizminin ete ve kemiğe bürünmesine, farklı kökenlerden işçilerin tek bir sınıf olarak mücadeleye yönelmelerinin olanaklarını daha da genişletir ve burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uçurumun daha da derinleşmesine olanak sunar. O açıdan, yerli ve göçmen işçilerin aynı sınıfı oluşturduğu gerçeğinden yola çıkan Almanya İşçi Sınıfı önderlerinden Clara Zetkin, 1907 yılında, tüm halklardan ve ırklardan emekçilerin sınıf dayanışmasının, yerli işçilerin çıkarlarını korumak adı altında öne sürülen taleplerden çok daha önemli olduğunu belirtiyordu.

Bütün bu söylenenlerden çıkan şey, farklı ülkelerden gelen işçilerin yerli işçilerin kopmaz bir parçası olduğu, dolayısıyla tek sınıf oluşturdukları, işçi sınıfının enternasyonal olduğu, bundan dolayı da ulusal kökeninden bağımsız olarak aynı çıkarlara sahip olduğu gerçeğidir. Ulusal farklılıkların giderilmesi ve toplumsal kaynaşmanın gerçekleşmesi, olguların da gösterdiği gibi, insan iradesinden bağımsız tarihsel ve toplumsal bir zorunluluktur. Ancak bu süreci hızlandırmak, işçilerin birliğine, tek bir sınıf olarak mücadeleye girmesine zarar veren milliyetçi eğilimlere ve gericiliğin farklı güçlerine karşı mücadeleyle mümkündür.

Bu doğrultuda sendikalara düşen görev, yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa karşı mücadeleyi, yerli ve göçmen işçilerin birlikte yürütecekleri sınıf mücadelesi ile birleştirmektir.

Zira sendikalar, işçi ve emekçileri ekonomik mücadele içinde birleştiren ve işçi sınıfının siyasal mücadelesini güçlendiren örgütlerlerdir. Dolayısıyla sendikalar işçi sınıfının sadece bir bölümünü değil, yerli ve göçmen işçilerin bütününü temsil ederler. Zira hangi ulustan, ırktan ve dinden olursa olsun emekçiler birbirlerine karşı düşman değil, aynı kaderi paylaşan sınıfın öğeleridirler.

Bu bağlamda, yerli ve göçmen işçiler ortak çıkarlar, ortak hedefler ve haklar doğrultusunda birlikte mücadele verdikleri ölçüde, aralarındaki önyargılar azalıp kaynaşmaları hızlanacak; bu sağlandığı ölçüde de ortak gelecekleri için birlikte mücadele etme imkanları artacaktır. Yerli ve göçmen emekçiler arasındaki etnik veya dini köken farklılıkları ise, elbette bir realitedir ama bu, onların tek bir sınıf oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir.

Hasan Kamalak