Kötülüğün sıradanlığı

 Nuray Sancar

 

Dokuz kişinin ölümüne karışmış seri katilin görüntüsünün, faşizme duyulan nefreti bir kez daha haklı çıkaracak kadar hırpani, saldırgan ve ürkütücü olması bekleniyordu belki de. Almanya’da yapılan, Nurnberg’in parodisi bile olamayacağı belli NSU duruşmasına faşist örgütün bir numaralı sanığı Beate Zschäpe’nin saçlarını savura savura, şık kıyafetler içinde gelmesi, sırtını medya mensuplarına dönmesi, şımarıklığı, oradaki polisle flörtöz muhabbeti; faşizmin bir marjinallik, akıl sağlığı yerinde olmayan insanların yakalandığı bir illet olduğunu düşünenleri şaşırttı.

Modernitenin normlarının normallikle eşdeğer tutulduğu evrensel algıya göre, bir sapmanın görünürde dahi olsa bu birikime ortak olabileceğini göstermeye cüret etmesi öyle çok kolay kabul edilebilecek bir şey değildir. Çünkü o zaman bu, modern denen şeyin ilkellik ve yabanıllık karşısında aslında pek dayanıksız, faşizmle çok tanışık olduğunu ima eder. Bir gazetenin attığı başlıkla “şeytan şık” giyinemez! Giyerse şıklığın önde gelen markası Prada’yı var eden koşulları, markanın biricikliğini tartışılır kılar.

Hitler faşizminin kitle tabanı bularak iktidara gelebilmesinin, içyüzü görüldükten sonra bile anayurdunda kayda değer bir direnişe sahne olmamasının nedenlerini insan ruhunun derinlerindeki kötülükle açıklamaya çalışan, argümanını Dostoyevski’den ödünç alınmış kavramlarla kurmaya çalışan çok düşünür oldu.

Nazizm insana dair öylesine büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştı ki, onun akıl almaz bir biçimde büyümesinin, düşünürü götürdüğü özcülük kıyılarında faşizm, neredeyse kaçınılmaz bir liman olarak duruyordu. Faşizmin ritüelleri veya kendini dışa vurduğu biçimler bu kötülüğün kendine içkindi her halükârda.

Bu dayanıksız sav Hitler’in Stalingrad’da Sovyet orduları karşısındaki yenilgisi ile yerle bir oldu. Demek ki faşizmle uzlaşmayan bir öz de vardı! Faşizmin, tekelci kapitalizmin en gerici en şoven en ırkçı siyasal biçimi olduğunu söyleyen Bulgar devrimcisi Dimitrov da, zaten, faşizmin sorumlusu gördüğü etliye sütlüye bulaşmaz orta sınıf kitlesine “dinle küçük adam” diye terapi yapan psikanalistleri, faşizmin, insanın içindeki kötülük ve bu kötülüğü tamamlayan biçim arasındaki ilişki üzerine dil dökülerek tanımlanamayacağını göstermişti.

Belli ki Beate Zschäpe’nin mahkemedeki beklenmedik tutumu faşizme dair eski özcü yorumları uyuduğu yerden geri çağırıyor. Dünya onda iflah olmaz bir şirretlik ve saldırganlıkla harmanlanmış ve ancak o zaman şaşırtıcı olmayabilecek, bir faşiste özgü, kadın militanın özünden kaynaklanan bir kötülüğü göremediğinde ezberi bozuluyor. Bir cani nasıl bu kadar havalı ve şık olabilir…

Hannah Arendt, Nazi kasabı Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanmasını incelediği ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ adlı kitabında şöyle yazar: “Eichmann’ın bir canavar olduğuna inanmanın aslında gayet rahatlatıcı olduğunu tabii ki biliyorlardı. Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insanın olmasından, onlarcasının ne sapık ne sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyor. Bu normallik yapılan bütün kötülüklerin toplamından daha dehşet vericiydi…”

Eichmann ağzını açtığında Nazi bildirilerindeki klişeleri kullanmak dışında bir söz söyleyemiyordu. Beate ise avukatlarının talimatıyla şimdiye kadar mahkemede hiç konuşmadı, kimlik bilgilerini bile vermeyi susarak reddetti; esin kaynağından aldığı ders belki de dilini değil beden dilini kullanması gerektiğiydi.

Arendt’in saptadığı gibi faşist, karşımıza normal biri gibi değil de içi dışına yansımış bir canavar olarak çıksaydı kamu vicdanını daha da rahatlatacaktı bu. Öyle olmadı, Eichmann gibi normal bir insandı karşımızdaki. Bu normallikle Almanya, faşist örgütün istihbarat bağlantısını, cinayetlerin Alman derin devletiyle ilişkisini, faşist parti NPD’nin bağlantılarını davadan ayıklayarak kamuoyunun karşısında sıradan bir cinayet davası olarak çıkardığı halde, geçmişteki davaya çağrışım yoluyla estirdiği sahte Nurnberg rüzgârının normalleştirici etkisi arasında bir ilişki elbette var.

Ama daha önemlisi, unutmamak gerekir ki, Avrupa’ya emek göçünün ırkçı politikaların malzemesi haline getirilmesi Beate ve birlikte yargılandığı çeteyle başlamadı. Evrensel iyiyi temsil ettiği varsayılan kapitalist modernitenin ırkçılıkla, şovenizmle, yabancı düşmanlığıyla hemhal oluşu yeni bir şey değil ama giderek bunlar o modernitenin normali haline gelmişse, bu dalganın komşu kızlarını, oğullarını, işyerindeki arkadaşları içine sürüklememesi mümkün olmayacaktır.

İşinde gücünde, sıradan emekçi, küçülen ekmeğinin derdine düştüğünde ona bunun sorumlusu olarak kapı komşusu Türk veya başka bir göçmen işaret ediliyorsa, burjuvazinin zaten masal olmuş sloganı eşitlik ve kardeşlik bir kez daha maval haline gelecektir.

Rakel Dink’in deyimine benzeterek söylemek gerekirse, ‘hiçbir Alman faşist doğmaz. Bir bebekten bir faşist sonradan çıkar.’ Zaten oralarda olan da bu değil midir? Faşizm Solingen’den başlayan Neonazi cinayet dalgası tetikçilerini metroda veya otobüste, katledeceği insanlarla aynı yollardan geçen o pek normal, Alman devletinin normlarıyla eğitilmiş insanlardan devşirdi. Sonra da esas olarak Türkiyelilerin öldürüldüğü cinayetleri hafifseyerek “döner cinayetleri” adını taktı.

Alman devletinin vaktiyle Nurnberg Mahkemeleri’nde ipliği pazara çıkmış Nazizmle kirli bir geçmişi var. İnsan bunca onur kırıcı bir geçmişten, bunca rezaletten sonra faşizmin yine aynı topraklarda bir normalleşme imkanı bulamayacağını düşünebilir. Ama öyle olmadı, faşizm yıllar sonra mali sermaye oligarşisinin en güçlü olduğu bu topraklarda konu haline geldi. Eğer kötülüğün içkin ve öze ait bir şey olduğunu düşünmekte ısrar edenler olacaksa işte bu özün gömülü olduğu yeri tekelci sermayede aramalı.

Yoksa sıradan tetikçinin; Beate Zschäpe’nin normalliği, yani kötülüğünün sıradanlığı şaşırtmaya devam edecek.