Otoriter sisteme isyan

TURKEY-POLITICS-DEMO

Son yıllarda artan sosyal sorunlara, başkaldırılara karşı devlet şiddeti kendisini daha belirgin bir şekilde artırdı. Frankfurt’ta mali sermayeye karşı, İstanbul-Taksim’deki Gezi Parkı’nın ortadan kaldırılmasına karşı başlayan gösterilere yönelik polisin uyguladığı şiddet büyük bir tepkinin oluşmasına vesile oldu. 

 

30 Mayıs günü İstanbul-Taksim’deki Gezi Parkı’na vurulan kepçe darbesi Türkiye’de uzunca bir süredir halk arasında biriken öfkenin çağa çıkmasına, hükümete ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı öfke patlamasına dönüştü. 
Barışçıl bir eylemi vahşi bir devlet terörü ile bastırmaya kalkan hükümet, bunun faturasını, ‘uyuyan devi’ uyandırmakla ödedi ve daha da ödeyecek görünüyor.
Ortaya çıkan tepki, elbette sadece Gezi Parkı’ndaki polis terörüyle sınırlı değil; fitili ateşleyen Gezi Parkı oldu ama patlayan, yıllar süren faşizan yönetim tarzı ve biriken anti demokratik uygulamalar sonucu halkta biriken öfke oldu. Bu yüzden hareket kısa zamanda ve şimdiye kadar görülmedik genişlikte bütün ülkeye yayılarak ve AKP zulmünün baskısına maruz kalmış geniş bir kesimi hareketlendirdi.

 

DİRENİŞ DÜNYADA DA YANKI BULDU
Türkiye’de baş gösteren bu halk hareketi, Avrupa ve dünya kamuoyunda da egniş yankı buldu. Demokratik kamuoyu, sendikalar ve ilerici örgütler halk hareketini sempatiyle karşılayıp dayanışma mesajları verirken ve AKP’nin faşizan tutumunu protesto ederken, hükümetler düzeyinde ise halka “soğukkanlılık” çağrısı, AKP’ye de öğütler verildi.
Devlet terörü konusundaki engin tecrübelerinden hareketle, Türkiye’deki ortaklarına nasıl davranması gerektiğine dair uyarı yapan Batılı devlet adamları, yaşanan olayların bir Arap Baharı olmadığına dikkat çekiyor, daha doğrusu öyle olmamasını diliyorlar!
Türkiye’de öfke patlamasına neden olan devlet terörü ve anti-demokratik uygulamalar elbette sadece Türkiye ile sınırlı bir olay değil. Farklı toplumsal kesimlerin hak arayışı ve demokratik talepleri, Avrupa’da da zaman zaman Türkiye’yi aratmayan polis şiddetiyle bastırılma yoluna gidebilmektedir.
Almanya’da ‘Atom enerjisine hayır’ diyen göstericilere veya Neonazileri protesto etmek için sokağa çıkan insanları polis şiddeti uygulanması bunun sıradan örnekleri arasındadır.

 

STUTTGART 21’DEKİ POLİS TERÖRÜ
Almanya benzer görüntülere daha önce, geçen yıl Stuttgart 21 projesine karşı verilen mücadelede tanık olmuştu. Milyarlarca Euro’ya mal olan yeni tren istasyonuna karşı düzenlenen ve ilk başta bölgedeki ağaçların korunması şeklinde gerçekleşen eylemler kısa bir süre içerisinde büyük bir kitleselliğe ulaştı. Her hafta onbinlerce insan bir araya gelerek eyalet hükümetini aldığı karardan dönmeye çağırdı. Hükümetin buna yanıtı polis şiddeti oldu. Kafası kırılarak kanlar içerisinde bırakılan yaşlı insanların görüntüleri kısa bir süre içinde geniş yankı yaratmıştı. Ve sonuçta Stuttgart 21’e karşı verilen mücadele yıllardan beri Baden-Württemberg’de işbaşında olan CDU hükümetine son vermiş, Yeşiller-SPD koalisyonun kurulmasına yol açmıştı.

 

İSTANBUL-FRANKFURT BENZERLİĞİ 

Bu polis şiddeti, İstanbul’da gösterilerin doruğa çıktığı 1 Haziran’da Frankfurt’ta bir kez daha sahnelendi. Avrupa sermayesinin bütçe açığı nedeniyle tek tek ülkelere dayattığı kısıtlamaları protesto etmek üzere Avrupa Merkez Bankası’nın önüne kadar yürümek isteyen 15 binden fazla gösterici, yürüyüş başladıktan yarım saat sonra durduruldu. Bin kişilik bir grubu çembere alan polis, gün boyunca kentte adeta terör estirdi. Göstericilerin taşıdığı pankartları, şemsiyeleri, güneş gözlüklerini “pasif silahlanma” gerekçesiyle el koyan polis, gösteri ve yürüyüş hakkını engellemekle kalmamış, aynı zamanda göstericileri kriminalize etmiştir.

Diğer göstericilerin çembere alınan arkadaşlarını serbest bırakılması için yaptığı girişimler gün boyunca devam edince kapanış mitingi dahi yapılamadı. Pek çok gösterici çıkan çatışmalarda yaralandı.
Böylece, polisin gün boyunca izlediği şiddet, binlerce insanın taleplerini haykırmasına, sermayenin saldırısına karşı güçlü bir mesaj vermesine gölge düşürdü. Ancak bunun tesadüf bir durum olmadığı anlaşılıyor.

 

KAPİTALİST DEVLETİN GERÇEK YÜZÜ
İster Türkiye, ister Almanya isterse başka bir Avrupa ülkesinde olsun son yıllarda kapitalist devletin kolluk kuvveti olan polis ve diğer güvenlik birimlerinin emekçi halkın taleplerine karşı pervasız saldırılarda bulunduğu görülüyor. Bu aynı zamanda artan sosyal ve siyasal sorunlar karşısında devleti yönetenlerin öncesine göre çok daha tahammülsüz hale geldiğini ve bu nedenle en basit hak arayışlarını, daha başındayken ezme isteğinden başka bir şey değildir.
Çünkü dünya pek çok açıdan sancılı bir süreçten geçiyor. Örneğin Avrupa’da milyonlarca emekçi işsiz ve yoksul yaşamaya mecbur edilirken, bunlar arasında yükselebilecek bir toplumsal muhalefeti önlemek için ise polis teşkilatları yeniden eğitiliyor. Güney Avrupa ülkelerinde son bir kaç yıldır ortaya çıkan “sosyal patlamaların” bir benzerinin orta ve kuzey Avrupa ülkelerinde çıkmayacağını kim garanti edebilir…
Keza, dış politika açısından emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışması giderek sertleşiyor ve yeni büyük savaşlar kapıda görünüyor. En azından Suriye ekseninde yaşananlar bunun çok da fazla bir olasılık olmadığını gösteriyor. Bu nedenle dünyada eşine az rastlanılabilecek şekilde silahlanma ve buna bağlı olarak militarizm egemen kılınmaya çalışıyor. Bu militarist anlayışın asıl amacı elbette, baskı altında tutulan halklar üzerindeki şiddeti ve savaş tehdidini artırmak yoluyla baskı ve sömürüyü yoğunlaştırmaktır.
Bütün bunlar nerede olursa olsun günümüzde geniş halk kitlelerinin şiddet, savaş ve sindirme politikalarıyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Ama insanlık tarihi, zulmedenlerin her zaman zulümleriyle kalmadıklarını da defalarca gösterdi. Sarsılmaz sanılan krallar-padişahlar, yenilmez denilen ordular birer birer yenilerek ve yıkılarak bugüne gelindi.
Bu ister Afrika ister Avrupa ister Ortadoğu olsun, ‘zor’la ayakta duran sistemlerin kaçınılmaz kaderidir. Elbette bu kader, her bir ülkenin kendi siyasi atmosferi ve özelliklerine göre biçimlenecek ama er ya da geç hayat bulacaktır…
Bunun için de koşullar dünyanın her yerinde daha da olgunlaşmıştır. Düne kadar hiçbir demokratik hareket gelişmeyeceği düşünülen Arap coğrafyasında halkların isyan ateşi yakarak iktidarları devirmesi; veya Yunanistan’da, Portekiz’de, İspanya’da yüzbinlerce işçinin gencin, aylar süren direnişleri gibi Türkiye’deki bu öfke patlaması da aslında şaşırtıcı değildir… Düne kadar Arap ülkeleri için “model ülke” olarak gösterilen AKP hükümeti, şimdi halkın gazabından nasıl kurtulacağını düşünmektedir!
Darbelerle, anti-demokratik uygulamalarla, dini ve milliyetçi propagandalarla sindirilmiş halkın, suskunluğunun ebedi olmadığı, biriken öfkenin gün gelip isyana dönüşebileceğini gösteren Türkiye’deki son gelişmeler, elbette sadece Türkiye ve bölge açısından değil, siyasal koşulların giderek ısındığı bütün dünya açısından da önemli dersler içermektedir.

 

YÜCEL ÖZDEMİR