Merkel neden en güçlü lider?

22 Eylül’de yapılacak genel seçimlere az bir süre kaldı. Kamuoyu yoklamalarına bakılırsa, Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi Genel Başkanı Angela Merkel’in üçüncü kez başbakanlık koltuğuna oturması kesin gibi… Böylece, Almanya tarihinin “ilk kadın başbakan” unvanını alan Merkel, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki, ilk başbakan Konrad Adenauer ve Helmut Kohl’den sonra en uzun süre başbakanlık koltuğuna oturan politikacı unvanını da almış olacak.

Bundan olacak ki Der Spiegel dergisi seçimler öncesinde tarihe göndermede bulunarak “Büyük Angela” kapağı yaptı.

Ekonomik kriz, bütçe açığı ve artan yoksulluk gibi temel sorunların can yakıcı olduğu bir dönemde başbakanlık yapan Merkel’in halen Avrupa’nın ve dünyanın en güçlü liderlerinden biri olması, elbette ülke içerisinde ona karşı muhalefet edenlerin yetersizliğiyle ilgili.

Yoksa gerçekten ülkede her şey süt liman, bu yüzden halkın büyük bir bölümü Merkel’i başının üzerinde tutuyor diye bir durum söz konusu değil.

Bu nedenle Merkel’in gücü asıl olarak rakiplerinin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor.

Bu durum, 1 Eylül’de rakibi Peer Steinbrück ile yaptığı düelloda bir kez daha görüldü.

Anamuhalefet Sosyal Demokrat Parti (SPD) tarafından Merkel’e karşı başbakanlığa aday gösterilen Steinbrück, belki detaylı bir şekilde rakamları alt alta sıralayabilir, seri konuşabilir, ancak sıradan vatandaşın gözünde Merkel’in yerini dolduracak bir lider olarak görülmüyor.

Bunu da asıl olarak SPD’nin savunduğu politikalar ve üzerinde bulunduğu siyasi platform belirliyor.

1998-2005 yılları arasında Gerhard Schröder’in başbakanlığı altında Yeşiller Partisi’yle koalisyon yapan SPD’nin sosyal haklar ve savaş konusunda izlediği pervasız politikalar, bu partiyi tabir caizse dibe çekti.

2005-2009 yılları arasında Merkel’in başbakanlığında kurulan “büyük koalisyona” da ortak olan SPD, katıldığı son genel seçimlerde aldığı yüzde 23 ile tarihinin en düşük oyunu almıştı.

Son dört yılda ise “anamuhalefet” olmasına rağmen sanki “Muhafazakar-Liberal” koalisyonun üçüncü ortağı gibi davrandı. İster hükümet tarafından kriz bahanesiyle gündeme getirilen “kurtarma fonları” isterse diğer alanlarda yapılan kısıtlamalara SPD de el kaldırdı. Hükümetin politikalarına karşı alternatif olacak, sokaktaki vatandaşın desteğini alabilecek bir politika geliştiremedi.

Hal böyle olunca da, kamuoyu yoklamalarına göre SPD’nin oyu halen dört yıl önceki seviyede.

Dolayısıyla SPD; sözde sosyal demokrat olan bir partinin, sermayenin çıkarları doğrultusunda neoliberal politikaları kararlı bir şekilde hayata geçirmenin ağır faturasını ödemeye devam ediyor ve etmeye de devam edecek.

Zira; Schröder döneminde sosyal devletin ortadan kaldırılması yönünde atılan adımlar, çıkarılan yasalar öyle sıradan, basit, gelip geçici uygulamalar değildi.

Ama, belirtmemiz gerekiyor ki, Merkel’in gücü sadece sosyal demokratların güçsüzlüğünden gelmiyor. Muhalefetteki Yeşiller ve Sol Parti’nin de geride bıraktığımız dört yıl içerisinde ciddi bir politika üretmemesi da bunun nedenleri arasında. Yeşiller, Fukuşima’daki patlamadan sonra bir yükseliş gösterse de şimdi dört yıl önceki seviyeye düşmüş durumda.

Keza, Bundestag’da (Federal Parlamento) en dinamik muhalefet yapan Sol Parti de artan yoksulluğa, düşük ücretli işlerde çalıştırmaya, sermayeye getirilen vergi muafiyetlerine karşı ciddi bir politika üretmek, parlamento dışı muhalefet hareketini güçlendirmek yerine, uzunca bir süre iç tartışmalarla meşgul oldu. Ve sonunda partinin Batı Almanya’da güç toplamasında önemli bir rolü bulunan Oskar Lafontaine’nin yeniden eşbaşkan olması engellendi.

Seçimlere az bir süre kala hükümet ve anamuhalefet partisi halkın yakıcı sorunlarını bir yana bırakarak “uyum içerisinde” bir seçim kampanyası yürütüyor. Hal böyle olunca da sanki bütün partiler, anketlere yansıyan sonuçları kabul etmiş ve ona göre davranıyorlar. Bu kabul elbette, Merkel’in seçim sandığından çok daha güçlenerek çıkmasına ve önümüzdeki dört yıl içinde daha fazla kazanılmış sosyal haklara yöneleceği anlamına geliyor.

Vakit varken iyi bir çalışma yürütmek sonucu belki değiştirebilir, Merkel’i güçten düşürebilir. Sosyal haklardan yana ve savaşa karşı çıkan partilerden yana oy kullanmak belki kalan kısa zaman içinde seçim sonuçlarını tümden etkileyemeyebilir, ancak önümüzdeki dönemde nasıl bir toplumsal muhalefetin olacağı konusunda önemli olacaktır.