Prof. Zehra İpşiroğlu ile kitabı üzerine söyleşi

Zehra İpşiroğlu’nun Türkiye ve Almanya arasında sürdürdüğü çalışmalarının son ürünü “Gençlerle Diyalog” kitabı üzerine keyifli ve yönlendirici bir röportaj yaptık. Deneme, inceleme ve söyleşilerden oluşan “Gençlerle Diyalog” kitabında tüm merak ettiklerimizi sorarken, daha da merak uyandıran cevaplar aldık.

 

Sayın Zehra İpşiroğlu, “Gençlerle Diyalog” kitabınız için sizi tebrik etmek istiyorum. Gerçekten okuyucuya birçok fikir katacağına inanıyorum. Öncelikle “Gençlerle Diyalog” kitabını yazma fikrini / sebebini öğrenebilir miyiz?

Öğretim üyesi olarak uzun yıllar gençlerle birlikteyim. Onlarla birlikte yoğruldum, olgunlaştım. Bugün tiyatrocu, yaratıcı drama uzmanı, Almanca ya da Türkçe öğretmeni, öğretim üyesi, yazar, gazeteci gibi meslek alanlarında çalışan öğrencilerim var. Onların da çoğu eğitimci olarak bir sonraki kuşağa sesleniyor. Böyle olunca ‘geleceğe nasıl bir yatırım yapıyoruz, nasıl kuşaklar yetiştiriyoruz, çocuklar ve gençlerle nasıl verimli bir diyalog kurabiliriz’ gibi sorular benim için varoluşsal bir önem kazanıyor. Öte yandan çocukların da yaşamımda önemli bir yeri var. Biliyorsunuz yalnız yetişkinler için değil çocuklar için de yazıyorum. Bu kitapta da bunca yıllık deneyimlerinden ve araştırmalarımdan yararlanarak çocuklarla ve gençlerle  verimli bir diyalog kurmanın yollarını arıyorum.

 

“Geleceğin rengi ve kokusu nasıl?”adlı kitabınızda okuyucularınıza sorduğunuz soruyu size yöneltsem, sizce Türkiye’de çocukları düşündüğümüzde geleceğin rengi ve kokusu nasıl?

Açık bir renk olmalı, aydınlık, iç açıcı… Son olaylar geleceğe umudumun yoğunlaşmasına yol açtı. Taksim Gezi olayları tepeden inme dayatmalara karşı çıkan demokratik bir gençliğin sesini gündeme getiriyor. Her tür baskı ve şiddete karşı bir duruş burada söz konusu olan. Bu çok heyecan verici bir gelişim. Demek ki; tüm otoriter yapılanmamıza rağmen olumlu bir hareket var. Öte yandan otoriter yönetim gençlerin taleplerine kulak vereceğine şiddet uyguluyor. Bu durumda bu hareketin bir iz bırakabilmesi, yani gelip geçici bir tepki olarak kalmaması gençlerin politik olarak örgütlenmelerine bağlı. Farklı görüşlerde olan insanların demokratik bir mücadele için bir araya gelmeleri yepyeni bir gelişme gerçekten ama devamının gelmesi gerekiyor.

 

 “Gençlerle Diyalog” kitabınızda insanların kendi düşlerini yaşayamadıkları bir ülkeyi otoriter, dahası faşist bir ülke olarak düşündüğünüzü belirtip örnek olarak da şu an ülkemizin “aydın yüzü” diye nitelendirdiğimiz kesimin iktidarla verdiği özgürlük mücadelesinde ismini sıkça duyduğumuz Nazi Almanya’sından bahsediyorsunuz. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, Hitler politikası, kendi düşlerimizin mücadelesi… Bu kavramlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evet tam üstüne bastınız. Gençler kendi düşlerini gerçekleştiremediklerini düşündükleri için direniyorlar. Sadece bugün yaşanılan baskıdan dolayı değil, yarınlar için de direniyorlar. Onları yönlendiren kaygılar… İslami bir yaşam biçimi adına toplumda kutuplaşma yaratılması, başbakanın yiyeceğimizden içeceğimizden kadın erkek ilişkisine kadar her şeyimize karışması, dahası yatak odamıza bile girmesi, nefret söylemini çok doğal bir biçimde içselleştirerek insanları kışkırtması… Düşünebiliyor musunuz insanları aşağılayan bu nefret söylemi hakkında herkes teker teker suç duyurusunda bulunsa nasıl bir sonuç çıkardı? Bugün direnen gençlerin çocukları nasıl bir toplumda yetişecekler? Evet, nasıl bir gelecek bekliyor bizleri? Direnmenin yeterli olmadığı bir ortamda faşizm kolaylıkla kök salabilir. Bunun örneklerini gördük tarihte.

 

“Gençlerle Diyalog” kitabında konu başlığı olarak şöyle bir cümle dikkat çekiyor:  “SÖZ BÜYÜĞÜN SUS KÜÇÜĞÜN” bu cümle üzerinden düşündüğümüzde büyük kentlerde yaşayan çocuklar, ebeveynler ile Anadolu’daki ailelerin ve çocukların arasındaki farkı nasıl değerlendirirsiniz?

Otoriter bir toplumun insanlarıyız, bu bir gerçek. Belirleyici olan feodal ve hiyerarşik ilişkiler. Böyle bir ortamda çocuklara, gençlere, kadınlara elbette söz düşmez. Öte yandan modernleşmenin kök saldığı büyük kentlerdeki yaşam biçimiyle kırsal kesimdeki yaşam arasında neredeyse bir uçurum var. Modern, liberal bir ortamda yetişen insanların değerleri çok farklı. Taksim Gezi Dayanışması bunun somut bir örneğini vermiyor mu? Kırsal kesimden kentlere göç edenler ise modernleşmenin nimetlerinden yararlanırken dine ve geleneklere bağlı kaldılar. Biz batının teknolojisinden yararlanacağız ama kendi kültürümüze, örf ve adetlerimize, geleneklerimize sahip çıkacağız söyleminden söz ediyorum. İyi ana nedir bizim örf ve adetlerimiz birey olamama mı, kadınların ezilmesi mi, kız çocukların okutulmaması mı, cahillik mi? İnsan haklarına, kadın haklarına, çocuk haklarına saygılı demokratik ve laik bir toplum anlayışını savunmaktan başka bir çare yok. İnsanlar bunu hala anlayamıyorlarsa eğitim ve öğretim sorunlarından politik yapılanmaya değin yanlış giden bir şeyler var. Ama bu yanlışın kökenleri çok geriye gidiyor. Yani sadece bugünkü yönetimle ilgili bir şey değil. Bunun bilincine varırsak bütün olumsuzlukların nedenini bugünkü yönetimde görmeyiz ya da biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz gibi sığ bir görüşün tuzağına da düşmeyiz. Oysa kısır bir polemik kültürü sürüp gidiyor.

 

Son on yılda Türkiye’de yazılan oyunların, kitapların, senaryoların maruz bırakıldığı oto sansür hakkında söylemek istedikleriniz nelerdir? Bu mağduriyetin çocuk edebiyatına yansımaları hakkındaki fikirleriniz nelerdir?

Bu başlı başına bir konu. Bundan en çok payını alan TV dizilerinin dışında çocuk ve gençlik edebiyatı oluyor. Çünkü edebiyat aracılığıyla çocuklara hep bir şeyler öğretilmeye, daha doğrusu dayatılmaya çalışılıyor. Edebiyat bir eğitim aracı olarak görüldüğünden yazar hangi dünya görüşündeyse onu dayatmaya çalışıyor çocuğa. “Vatan Millet Sakarya” edebiyatından son yıllarda giderek ağırlık kazanan dinci yayınlara kadar buna bir sürü örnek verebiliriz. Genelinde ya milliyetçi ya dinci ya da ikisini de harmanlayan bir bakışın söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu açıdan bu tür bir edebiyat  anlayışının çok daha yoğun bir biçimde eleştirilmesi gerekiyor.

 

 “Gençlerle Diyalog” kitabınızda birçok yazarın çocuklara yönelik yazdıkları kitaplar hakkındaki fikirlerinize yer veriyorsunuz. ( Aziz Nesin, Sevim Ak vb. ) Yorumlarınızın, değerlendirmelerinizin başında “çocuk bakışını yakalayan birçok kitap” cümlesine sıkça rastlanıyor. Nedir çocuk bakışı? Bize anlatabilir misiniz?

Çocuğun kendine ait bir dünyası, bir düşünce biçimi ve bakışı var. Çoğu şeyi ilk kez yaşadığı için yetişkinlere oranla genellikle daha duyarlı ve daha kırılgan ve tabii ki daha esnek. Çünkü yaşamın içinde yeterince yoğrulmamış, pişmemiş. Kimi kez yetişkinlerin hiç önemsemedikleri bir ayrıntı onun için varoluşsal bir önem kazanıyor. Öte yandan büyüklerin yaşamının içinde, her şeyi biliyor, anlıyor, kendine göre değerlendiriyor. Tabii ki günümüz tüketim toplumu ve internet çocuğu önceki dönemde yaşamış olan çocuklardan daha farklı. Daha çabuk algılıyor, bir  çok konuda daha hızlı, daha uyanık, buna karşılık daha sabırsız. Çocuklar için yazan bir yazarın çocuğu çok iyi gözlemleyebilmesi ve alımlayabilmesi lazım. Bizim çocuk yazınımızın büyük oranda çocuk gerçeğinden kopuk olduğunu düşünüyorum. Ama bunu sadece didaktik olan yazarlar için söylemiyorum, bir şeyler öğretme kaygısında olmayanlar da çok farklı değiller ya romantik, nostaljik bir dünya yaratıyorlar ya masal anlatıyorlar ya da bilim kurgu türü yazıyorlar. Yani gerçekçi bakış oldukça kısıtlı kalıyor. O kadar ki gerçekçi iddiasında olan sorun odaklı kitaplarda bile kişilerin yeterince canlılık kazanmadığını, olayların somutlaşamadığını görüyoruz. Bu tür kitapları yabancı yazarların yapıtlarıyla, sözgelimi çok sevdiğim Christine Nöstlinger’in kitaplarıyla karşılaştırdığımızda ne demek istediğim daha iyi açığa çıkacaktır.

Eylem Aydoğdu