Avusturya seçimlerinin ardından

Coşkun Kesici*

Avusturya’da 29 Eylül’de yapılan genel seçimlerin sonuçları sürpriz olmadı. İlla bir sürprizden bahsedilecekse, o da, daha önce parlamentoda bulunan Liberal Forum’un uzun bir süre sonra “Neos Partisi” adı altında parlamentoya girebilmesi oldu. Elbette yabancı düşmanı Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) yüzde 20’nin üzerinde oy alması, ırkçılık üzerine yapılan tartışmaların yeniden alevlenmesine neden oldu.

ÖVP, FPÖ, STRONACH, NEOS ve parlamento dışında kalan sağ partilerinin oy toplamının yüzde 59,30 olduğunu belirtelim. Peki nasıl oluyor da işçi ve emekçilere saldırıları pervasızca hayata geçirmesine rağmen bu partiler oy oranları içerisinde böylesine yüksek bir orana ulaşıyorlar?

Çıkan bu sonucun nedenlerini daha iyi anlamak için sadece partilerin seçim kampanyalarına bakarak yapacağımız bir değerlendirmeden doğru sonuçları elde etmemiz mümkün değil. Bu nedenle son birkaç yıllık gelişmeleri hatırlamakta yarar var: 2008’de ortaya çıkan ekonomik krizi atlatma adına devletlerin bankalara ve şirketlere aktardıkları milyarlara bir süre sonra batma eşiğine gelen devletlere yardım adı altında devam edildi. Ancak söz konusu bu yardımların başta Almanya olmak üzere kimi devletlerin çıkarları doğrultusunda yapıldığı gizlendi. Bu ülke halklarının ne kadar “tembel” oldukları ve sahip oldukları olanakları nasıl çar çur ettikleri sıkça vurgulandı. Bir taraftan da bu devletlerin durumuna düşmemek için halkın fedakarlık yapması gerektiği propaganda edildi.

Bu propaganda artan ekonomik siyasi saldırılara katlanma konusunda elbette belli bir etki yarattı. İç kamuoyunda sosyal harcamalar devletin bir kamburu olarak gösterildi. Böylece bu alanların yeniden düzenlenmesi ihtiyacı tartışmalarına paralel olarak, uzlaşmacı sendikal hareketin de desteğiyle bu saldırılar daha rahat yürürlüğe konuldu. İhracat ve ekonomik büyüme en temel slogan haline getirildi. İhracat artışı, ihraç edilen ürünler üzerinden milli duyguların diri tutulması sağlandı. Sermayenin yararına olan ekonomik istikrar uğruna, kazanılmış hakların tırpanlanması sendikal bürokrasinin de  katkılarıyla sineye çekildi. Ekonomik büyüme, ihracat artışı, üretim artışı, istikrar gibi kavramların sabah akşam her fırsatta tekrarlandığı, yayınların, makalelerin, programların buna uygun hale getirildiği bir ortamda işçi ve emekçiler kendi celladına umut bağlamaya alıştırıldı.

FPÖ ve seçim sloganı!

Ancak FPÖ’nün etkili bir seçim kampanyası yürüttüğünü de belirtmek gerekiyor. FPÖ önceki seçimlerden farklı olarak kampanyasının ağırlığını göçmen düşmanlığı politikası üzerine oturtmadı. “Uyum bir zorunluluk, itiraz istemiyoruz” şeklindeki afişleri seçimden birkaç gün önce sokaklara asıldı. Ancak daha önceki kampanyalarla kıyaslandığında farklı bir kampanya yürüttüğünü belirtebiliriz. Batma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Hypo Alpe Adria Bankası’nın devlet eliyle 2,7 milyar Euro aktarılmasının seçim sürecine denk gelmesi nedeniyle başta batık bankaların kurtarılması ve borçlu ülkelere yapılan sözde yardımlar üzerinden AB “karşıtlığı”na ağırlık vermesi oy oranının artırmasına önemli katkı sağladığı görülüyor. Koalisyon olasılıkları üzerine yapılan tartışmalarda ise önceki koalisyon hükümetinin (SPÖ-ÖVP) devam edeceği görülüyor. 183 sandalyelik parlamentoda her iki partinin aldığı milletvekili sayısı, çoğunluk için gerekli olan 92 sandalyeyi geçiyor: SPÖ 53, ÖVP 46. Bir başka olasılık  ise ÖVP (46)-FPÖ (42)-STRONACH (11) koalisyonu. Koalisyonun adı, rengi ne olursa olsun buradaki değişimin, işçiler ve emekçiler açısından fazlaca bir anlamı olmayacak. Olmayacak diyoruz çünkü seçim öncesi maliye bakanlığı tarafından hazırlanan ancak seçim nedeniyle bekletilen saldırı paketinin kaldığı yerden yeniden devreye sokulacağı kesinleşmiş durumda. Önümüzdeki süreç açısından ekonomik büyüme oranlarının iç açıcı olmaması, artan rekabet nedeniyle şirketlerin ihtiyaç duyduğu sıcak para ihtiyacını büyütüyor. Bu da devletin daha fazla devreye girmesi demek.

AB Mali disiplin anlaşması çerçevesinde bütçede 2017 yılına kadar yıllık 13 milyarlık tasarruf yapılacak olması ise özellikle, sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerde önemli kısıtlamaları ve özelleştirmeleri beraberinde getirecek.

Kısaca çalıştığı halde yoksullaşmanın artması önümüzdeki dönemin somut gerçekliği durumunda. Diğer taraftan, “sosyal partnerlik” adı altında sendikaların yedeklenmesi, bu sürecin sermaye açısından daha sancısız geçmesi anlamına geliyor. Bu nedenle SPÖ’nün hükümet içerisinde yer alması önemli. Büyük koalisyon bu nedenle çok daha gerçekçi. Sendikaların desteğine ihtiyaç ta duymadan bu paketi ÖVP-FPÖ-STRONACH üçlü koalisyonuyla hayata geçiremez mi? Bunu da yapabilir elbette. Ancak paketi daha sancısız uygulayabilme ihtimali varken bunun tercih edilmesi düşük bir olasılık görünüyor.

* Avusturya DIDF Genel Başkanı