Zalimler duvar örmeyi iyi bilir!

Qamişlo… Türkçe söylenişiyle Kamışlı… Kürtler arasında; Diyarbakır ve Hewler’le birlikte ‘gizli başkent’ olarak anılan yer… Suriye’nin Kürt sorununun merkezi… Kimliksiz yaşamaya, yok hükmünde sayılmaya ‘artık yeter’ demiş, birbiriyle savaşan iki zalime de tamah etmeyip, kendi yolunda yürümüş, şimdilerde de cihatçı katillere direnen acılı, yiğit kent… Birkaç yıldır acı, kan ve zulüm içinde özgürlüğü tatmaya başlamış mazlum Kürdün Qamişlosu… Oradan bakınca şöyle karşı taraflara; demir yolunun berisine, Nisebin görülür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla diğer sayısız yerleşim gibi binlerce yıllık adı değiştirilip Nusaybin denen, on yıllar boyu, acının, zulmün, ‘faili meşhur’ cinayetlerin mekanı olmuş Nusaybin…

 

İKİ YAKANIN KARDEŞLERİ

Bu iki kent ki birbirine hüzünle bakan iki yaralı kardeş. 1926’da Toros Demiryolu hattı çekilirken ayrı düşen iki can… Yıllar yılı dikenli teller, nöbet kuleleri arasında birbirini özleyen, kalp atışını duyan iki halk… Kardeş, amca, teyze, yeğen, sevgili, oğul, gelin iki halk… O ki; iki dendiğine bakılmasın, bir halk… “Biri Suriye’de, diğeri Türkiye’de iki kent” dendiğinde bu coğrafyanın uzağında yaşayanlar için ‘gerçekten de iki ayrı kent’ten bahsediliyor sanılır ya, öyle değil işte. Birdir Qamişlo’yla Nusaybin… Bir güvercinin bağrının orta yerindeki bıçak yarası kadar acıklıdır bu iki kentin ayrılığı ve destansıdır ikisinin de zulme direnişi. Demir yolunun ayırdığı bu iki kentte yaşayanlar, iki taraftan çekilmiş tellere yaklaşıp da bağırdığında duyar birbirlerinin sesini. Sınırın öte yakasındaki amcasını sorar biri, bu yakadaki kardeşin ne yapıp ne ettiğini dinler beriki, iki yavuklu el eder birbirine de biri görür diğerinin gözünden yaş sızmışsa…
Ne beylikler, imparatorluklar, ne zulümler, zaferler, direnişler ve yenilişlere tanık oldu bir yanına Dicle’yi, öteki yanına Fırat’ı alarak uzayıp giden kadim Mezopotamya diyarının 5 bin yıllık bu toprağı. Subarularla başladığı bilinen yaşamları, Sümerler, Akadlar, Babilliler, Mitanililer, Asurlular, Medler, Persler, Selefkuslarla süren, Romalılar’dan sonra Sasaniler, Emeviler, Abbasiler, Mervaniler, Eyyubiler, Selçuklular, Hulagu Hanlarla, Osmanlı’yı gören bu toprakların evlatları, Nusaybin ismini aldığı Cumhuriyete kadar ayrılmamıştı birbirinden, mazlum ama birlikteydi…

 

KILAVUZU İSRAİL OLANIN…

Bir demiryolu, etrafında dikenli teller ve mayınlarla birbirinden ayrılan akrabaların yaşadığı bu iki şehrin arasında şimdilerde bir de duvar örülüyor. Hani bizim Davos fatihinin, İsrail yaptığında ‘utanç abidesi’ olarak söz ettiği duvar var ya; işte o duvardan… Harcı aynı teknede karılarak inşaa edilen bu duvardan bir tane de Türkiye örüyor şimdi. Pek kızar ya Kürtlerin, Filistinlilere benzetilmesinden, tam da budur olan işte. İsrail’in Filistinlinin toprağına diktiği zulüm anıtının aynısını Kürdün toprağına, Nusaybin ve Qamişlo arasına dikiyor Türkiye Cumhuriyeti devleti. Zalim zalime benziyor işte… AKP’nin Mardin’li İçişleri Bakanı’na sorarsanız; ‘vatandaşı oradaki mayınlardan korumak için’ yapılıyor metrelerce yükseklikteki duvar… ‘Güvenlik’ için yani! Çözüm sürecindeyiz ya hani, devlet bunca yıl cömertçe döşediği mayından koruyacak artık Kürdü. Mayını kaldırmayıp, vatandaşı ondan korumak için duvar ördüğünü iddia eden devletin o soğuk yüzünde herhangi bir kızarma belirtisi yoktur bu açıklamayı yaparken.

 

DUVARLA KAPATILAN NE?

İyi de nereden çıktı peki şimdi bu duvar? Sadece Qamişlo Nusaybin arasında değil, aynı kaderi paylaşıp 1921’de ‘Ankara Antlaşması’ ile çekilen sınırla birbirinden ayrılan Ceylanpınar ve Serêkaniyê arasında da duvarlar örmek nereden çıktı şimdi? Bakmayın buralardan da iki ayrı kent gibi söz ettiğimize. Her iki taraf da yaşadığı yere Serêkaniyê der. Biri, ‘bin xet-hattın altı’ der karşıya, diğeri ‘ser xet-hattın üstü’ der sınırın ötesine… Burada da aynıdır vaziyet. Neyse… Ne oldu da daha birkaç ay öncesine kadar el Kaide’ye bağlı cihadçı çeteler sınır hattına hakimken, silahlı militanların elini kolunu sallayarak gelip geçtiği bu kapılara birden bire ‘güvenlik’ gerekçesiyle duvarlar örülür oldu? El Nusra gibi, kafa kesmekle, kuyularda diri diri insan yakmakla, tekbir eşliğinde Kürt kadınını kendine ‘helal’, Kürt gencinin katlini vacip kılmakla meşhur katil sürüsünün kontrolündeyken tehlike arzetmeyen bu sınırlar şimdi ne oldu da Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğini tehdit eder oldu? Öyle ya; bu sınırlar artık Rojava Kürtlerinin kontrolünde. Öyle ya sınırın bu tarafındaki Kürtlerin, karşı yakadaki kardeşleri, Türkiye de dahil bir çok ülkeden lojistik desteği, para, silah almasına rağmen cihadçıları topraklarından defetti. Sınırın hemen öte yakasındaki Kürtler acı ve kan içinde geleceklerini inşa ediyorlar… Daha tehlikeli ne ola ki?

 

DİKKAT: DUVAR ÜZERİNİZE YIKILABİLİR!

Eline mikrofonu her aldığında, ‘insanlıktan’, ‘zulme karşı susanın dilsiz şeytan olduğundan’ söz eden Başbakan ki; daha birkaç hafta önce Kürdün adını anmadığı ‘demokratikleşme paketi’ni açıklarken, evrensel insan haklarından bu ülkenin başbakanı olduğunu unutmuşçasına söz edip durdu. Kürtlerin aylardan beri ‘kan kusup; kızılcık şurubu içtim’ dercesine, adeta AKP’ye rağmen sürdürdüğü çözüm sürecine ilişkin her ağızlarını açtıklarında ‘huzur ortamını bozmayalım’ diyen etkili ve yetkili zatı muhteremler, silahların yeniden patlamayışını, ‘karşılıklı müzakere’ değil, ‘Kürdün sabrına’ borçlu olduğumuzun farkında değil gibi. Ancak duvarlar sabrı zorlar. Duvar diyince akla iyi şeyler gelmez. Kürt talimlidir cezaevi duvarına da mahkeme duvarına da. Ancak 15 yıldır hiç değilse bayramlarda sarılıp kucaklaştığı kardeşine, hem de ‘çözüm süreci’nde yine tellerin ardından el sallamak zorunda kaldıysa bu bayramda, hatırlatır yine Diyarbakır Cezaevi’nin duvarlarından dışarıya bir halk direnişi, mahkeme duvarlarından halka bir ana dili isyanı ulaştırdığını. Duvarlarla bir halk yenilmez. Hem iyi bir şey değildir duvar, tecrübeyle sabittir. Duvar örüp bölme değil; duvarları kaldırıp birleşme zamanı. Her şeyin en iyisini bilmekle övünen Başbakan’a zihnini yormasın söyleyelim; Ya siz kaldıracaksın bu duvarları güzellikle ya da Kürtler kendileri. Paşa gönlünüz bilir… Mazlumun karşısına, sınır duvarları, mahkeme duvarları, hapishane duvarları dikmeyi iyi bilen zat-ı aliniz; zulmün olduğu yerde direnişin meşru olduğunu ve zulm ile âbad olunmayacağını da bizden öğrenecek değil herhalde!

 

Erdal İmrek