Dostluk değil rekabet ilişkileri

obama-merkel

 ABD ile ‘dost – müttefik’ ülkeler arasında ilişki giderek geriliyor. “WikiLeaks-skandalının” yankıları hala devam ederken buna bir de “NSA-skandalı” eklendi. Karşılıklı “sert açıklamalar” ve “dostça uyarılar” neredeyse her gün basında yer alıyor. Giderek büyüyen ‘düğümün’ nasıl çözüleceği üzerine spekülasyonlar yapılırken şimdi de ABD, Almanya’nın ekonomi politikasını hedef tahtasına koydu. ABD’ye ‘dur bakalım’ diye sınır çizmeye çalışan Almanya bu tutumuyla yeniden paylaşılan dünyadan daha büyük bir pay kapma niyetini ortaya koyuyor.

 

ABD’nin dünyadaki bütün elçiliklerinin sadece diplomatik ilişkileri sürdürmek üzere açılmadığı, bunların aynı zamanda istihbarat birimlerinin de en azından bir biriminin bulunduğu “bilgi toplama ve değerlendirme merkezleri” olduğu uzun yıllardır biliniyor.

Özellikle “soğuk savaş” olarak anılan dönem bu merkezler sosyalizme karşı mücadelenin örgütlendiği, sabotajların planladığı, birçok ülkede gelişen işçi ve (ulusal) halk hareketlerine karşı darbelerin yönetildiği ve özellikle Latin Amerika’nın birçok ülkesinde işkencecilerin dahi yetiştirildiği yerler olduğu da bilinen gerçekler arasında.

İnternet platformu “WikiLeaks”in özellikle 2009 ortalarından itibaren yayınladığı gizli belgelerle, ABD’nin “müttefiklerini ve dostlarını” nasıl en ince ayrıntısına kadar izlediği-incelediği ve haklarında yığınla bilgiyi ortaya dökmüştü.

Birçok ülkenin yöneticilerinin bütün bunlardan önceden de haberdar olmalarına karşın toplanan bilgilerin bu kadar ayrıntılı olması onları da şaşırtmıştı. ABD emperyalizmine Türkiye gibi göbekten bağlı ülkelerin yöneticileri, “biz sanal dünyada ileri sürülen iddiaları dikkate almayız” gibi laflarla acizliklerini ortaya koyarken Almanya, Fransa gibi ülkeler ise kamuoyunda konuyu pek fazla büyütmemeye çalışıp arka planda istihbarat yetkililerini ve devlet müsteşarlarını Pentagon’a göndererek olayın boyutlarını kendileri açısından aydınlatmaya çalıştılar. Görüşmeler, değerlendirmeler hala sürüyor…

Benzer bir durumda Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) çalışanlarından Edward Snowden’in gizli belgeleri Guardian gazetesine sızdırmasıyla gündeme geldi. Snowden, ABD’nin en önemli gizli servislerinden biri olan NSA’nin yıllardır onlarca ülkede yüz milyonlarca telefon bağlantısını, e-mail yazışmasını (birçok ülkenin gizli servislerinin desteğiyle!) izleyip değerlendirdiğini belgeledi. Snowden ayrıca söz konusu ülkelerin önde gelen politikacılarının da (en azından 35 hükümet başkanının telefonu ve e-mail yazışmalarının izlendiği biliniyor) NSA tarafından denetim altına aldığını belgelerle ortaya çıkardı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de NSA tarafından yakın takibe alınmış, mobil telefonlarının dinlenmiş ve e-mail bağlantılarının incelenmiş olmasının geçiştirilecek bir durum olmadığı kendiliğinden anlaşılıyor. Bu konuda da ABD ve Almanya devlet yetkililerinin karşılıklı “sert açıklamaları” ve “dostça uyarıları”, gizli servis şeflerinin ve uzmanlarının basın aracılığıyla sürdürdükleri ağız dalaşmaları” bir yana her iki ülkenin istihbarat birimlerinin sorumluları bir süredir sorunu çözmek için görüşüyorlar.

Alman tarafı bu kez de görüşmelerde, bir yanda olayın gerçek boyutu üzerine fikir edinmeye çalışırken diğer yanda İngiltere ve ABD arasında bir süredir yürürlükte olan “istihbarat araçlarını karşılıklı kullanmama anlaşması”na benzer bir anlaşmanın taslağını hazırlama çabasında. ABD’li yetkililerin de görüşmelerde benzeri bir anlaşmaya sıcak baktıklarını ifade ettikleri basına yansıdı. Nitekim “bilgi toplama ve değerlendirme” tek taraflı yapılmıyor; Alman tarafı da BND ve diğer servisleriyle ulusal çıkarları çerçevesinde görevlerini yerine getiriyor.

 

SÖZ KONUSU DÜNYA EKONOMİSİ OLUNCA…

İkinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında onlarca yıl ABD’nin dizinin dibinden ayrılmayan Almanya, 1990’lı yılların sonundan itibaren giderek rotasını kendisi belirlemeye yöneldi. Özellikle 2003 (“Almanya’nın yolu” kutusuna bkz.) sonrası gelişmeler ABD ile Almanya’nın daha sık karşı karşıya gelmesine neden oldu. Irak’ın işgalinde Almanya’nın “hayır” demesi kamuoyunda genelde, “savaş suçlusu Almanya’nın hassasiyeti” olarak değerlendirilse de, gerçekte Almanya’nın çıkarları ABD ile aynı değildi.

Bu kısa hatırlatmadan sonra tekrar son haftalardaki gelişmelere dönebiliriz.

ABD ve Almanya arasında (yanı sıra Fransa v.d.) NSA ile ilgili tartışmalar devam ederken ve giderek büyüyen ‘düğümün’ nasıl çözüleceği üzerine spekülasyonlar yapılırken ABD Maliye Bakanlığı tarafından altı ayda bir yayınlanan “Kongre için Uluslararası Ekonomik ve Kur Politikaları Raporu”nda Almanya’nın ekonomi politikaları sırt bir dille eleştirildi.

Raporda, Almanya’nın ihracat ağırlıklı ekonomisinin başta Euro ülkeleri olmak üzere tüm dünyada da deflasyon etkisi yarattığı savunuldu. Almanya’nın iç talebi artıracak önlemler alması gerektiği bildirilen raporda, bunun aşırı dış ticaret fazlasının önüne geçeceği ve AB genelinde konjonktüre olumlu yansıyacağı söyleniyor. Almanya’nın dış ticaret ağırlıklı ekonomi politikasının AB genelinde sorunların büyümesine ve özellikle gençler arasında işsizliğin artmasına neden olduğu bildirilen raporda, “Almanya iç piyasasını canlandırmak için adım atmadığı gibi diğer Euro ülkelerine de aynı politikayı uygulamalarını dayatıyor ve bütün bu ülkeler yeniden canlanmayı dışarıdan gelecek taleplere bağlıyorlar” deniliyor.

Almanya’nın dış ticaret ağırlıklı ekonomi politikası uluslararası alanda ilk kez eleştiri konusu olmuyor. Fransa belirli aralıklarla Almanya’yı açıktan bu konuda uyarırken (“Fransa: Haksız rekabete son verin” bkz. Yeni Hayat 101) diğer AB üyeleri de Almanya’yı uyarmışlardı. AB Komisyonu da iki yıl önce “makroekonomik dengesizlikleri önlemek ve düzeltmek” için bir uyarı yayınlamıştı.

Geçen yıl dış ticaret fazlası 175 milyar Euro olan Almanya’nın 2013 yılında bu miktarı 200 milyar Euro’ya çıkarması bekleniyor. 2013’in ilk altı ayında dış ticaret fazlası 96 milyar Euro hacmindeydi. Dünya dış ticaret birincisi Çin’in 2012 yılındaki dış ticaret fazlası 141 milyar Euro olmuştu. Aynı dönem ABD’nin dış ticaret açığı ise 400 milyar Euro dolayındaydı! Buradan bakıldığında ABD’nin tepkisi de daha anlaşılır oluyor.

ABD Maliye Bakanlığının bir önceki raporunda da Almanya’nın ekonomi politikası eleştirilmişti. Fakat bu kez eleştirinin dozu daha ağır olduğu gibi Almanya artık resmen, “ekonomi ve kur politikalarıyla ABD’nin ekonomisine zarar veren ülkeler” arasında konuldu.

Söz konusu ülkeler arasında Almanya’dan sonra Çin, Japonya ve Güney Kore geliyor. BU ülkelere yönelik eleştirilerin merkezinde ise ulusal para birimlerinin değerini düşük tutma yoluyla ihracat olanaklarını artırma yer alıyor.

 

“BU KADAR TESADÜF OLAMAZ!”

Alman hükümeti eleştirileri, “haksız ve yersiz” olarak geri çevirirken Alman basınında ise adeta bir ABD eleştirisi furyası başladı. “ABD’nin hiçbir ülkeye nasihat verecek durumda olmadığı” belirtilen yorumlarda (HB, FAZ, Die Welt vs.), “bir zamanların süper gücü olan ülke bugün sefilleri oynuyor” görüşü savunuluyor. ABD’nin devlet borçlarının hızla arttığına dikkat çekilen yorumlarda, “ülkenin bütün borçları dikkate alındığında bunun gayrisafi milli gelirin yüzde 350’ye ulaştığı görülecektir” deniliyor. ABD’nin özellikle her ay 85 milyar Dolar hacminde devlet tahvili ve emlak tahvili satın aldığına dikkat belirtilen yorumlarda, “Merkez Bankası her ay 85 milyar Dolar basıyor ve bunun karşılığı ise yok. Eğer uluslararası yatırımcılar ABD’ye sırt dönerlerse ki bunun belirtileri var, o zaman dünya ekonomisini uçuruma sürükleyen ABD ekonomisi olacak” deniliyor

Ayrıca ABD’den gelen eleştirinin zamanlamasına dikkat çeken bir takım Alman politikacı ve gazete yorumcusu, “Bu kadar tesadüf olamaz” görüşündeler. Almanya’nın NSA skandalına gösterdiği tepkiyi bastırmak için ABD’nin yavuz hırsız misali, Almanya’yı hedefe koyduğu ileri sürülüyor.

Almanya’nın eleştiriler karşısında geri adım atmaya niyeti yok gibi. WikiLeaks ve NSA skandallarından sonra dünya kamuoyu önünde moral üstünlüğüne sahip olduğunu düşünen Alman politikacıları, “ABD’ye dur bakalım, fazla ileriye gittin” demekten geri durmuyorlar; AB ile ABD arasında planlanan serbest ticaret anlaşması için yürütülen müzakerelerin dondurulması talebini ilk olarak ortaya atan Avrupa Parlamentosu’nun Alman Başkanı Martin Schulz, diğer AB ülkelerine benzeri tutum almaları için baskı yapıyor. Fransa’dan da müzakerelerin dondurulması yönünde talepler gündeme geldi.

Şüphesiz, serbest ticaret anlaşması görüşmelerinin dondurulması okyanusun iki tarafındaki büyük sermaye gruplarının tercih etmedikleri bir durum olacağı ve dolayısıyla Almanya ve Fransa’dan gelen bu yöndeki taleplerin müzakereleri daha güçlü bir pozisyonda sürdürme isteğiyle açıklanabilir.

Özellikle tarafların neredeyse aynı ekonomik güce sahip oldukları serbest ticaret bölgesi tasarılarında sermaye grupları diğer tarafın pazarını ele geçirme planlarıyla hareket ederken, kendi devletlerinden de anlaşmayı hazırlarken ulusal sermayeyi korumalarını bekliyorlar.

 

ÇELİŞKİLER ARTACAK

İster WikeLeaks belgeleri ister NSA dokümanları olsun; “bilgi toplama ve değerlendirme” iki “dost” ülke arasında yaşanmıyor. Bütün bunlar, ekonomi politikalarında da görüldüğü gibi, ara sıra ortak çıkarları olan ama giderek daha fazla oranda çıkarları birbirine zıt olan iki ülke arasında yaşanıyor. Almanya’nın özellikle kriz sonrası izlediği rotaya bakıldığında ABD’nin hegemonyasını zorlayacağını ve yeniden paylaşılan dünyadan şimdikinden daha büyük bir pay kapma niyetini ortaya koyuyor.

Bu nedenle de kamuoyunda devam eden tartışmaların (bu tür olaylarda genelde olduğu gibi) bir süre sonra  “gizli servislerin kriminal işleri” üzerinden sürdürülmesine kayıtsız kalınmaması gerektiği gibi yaşananları, emperyalist ülkeler arasında giderek artan çelişkiler temelinde değerlendirmek gerekiyor.

 

SERDAR DERVENTLİ

 

ALMANYA’NIN YOLU

Bir süre öncesine kadar ABD’nin başta Çin ve Rusya’yı rakip ilan etmesi, buna göre siyasi, ekonomik, askeri ve istihbarat önlemlerini alması Almanya tarafından meşru hatta gerekli görülüyordu. Nitekim söz konusu dönem ortak çıkarların ağır bastığı dönemdi.

Fakat bu çoktandır değişti; özellikle revizyonist bloğun çökmesi ve iki Almanya’nın birleştirilmesi ardından Almanya uluslararası arenada konumunu güçlendiren çok önemli adımlar attı. Kendini zirveden devrilmeyecek güçte gören “dünyanın son süper gücü” ABD, zafer sarhoşluğuyla “Yeni Dünya Düzeni” (YDD) üzerine dem vururken Almanya kendini buna hazırlıyordu. YDD temelinde yatan sonuçta dünyanın yeniden paylaşılmasından başka bir şey değildi. Gerhard Schröder’in (SPD) başbakanlığı döneminde hazırlanan ve 2003’de uygulamaya konulan “Almanya’nın yolu” stratejisi bu yolda atılan önemli adımlardan biriydi. AB içindeki rakipleri İngiltere ve Fransa’yı geride bırakarak “çekirdek Avrupa”nın (Euro bölgesi) temellerini atma, ABD’nin gölgesinden çıkıp onunla giderek “göz hizasında” politika yapmaya çalışma, Çin ve Rusya ile ekonomik alanda ikili ilişkileri geliştirme, Orta Doğu’ya ve Uzak Asya’ya yönelik ulusal çıkarlar doğrultusunda stratejiler geliştirme “Almanya’nın yolu”nda sırasıyla aşılması gereken engellerdi.

Etkileri dünya genelinde yaşanan ABD merkezli ekonomik kriz (2008 son çeyreği) Almanya’ya önemli bir fırsat daha sundu. ABD krizin etkisiyle sendelerken Almanya, Euro Bölgesi (EB) içinde krizin sunduğu olanakları sonuna kadar değerlendirerek AB ve dünya genelinde konumunu güçlendirdi. Uzun yıllar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin altıncı daimi üyesi olmak için çabalayan Almanya pratik olarak daimi üye gibi değerlendiriliyor. İlk kez 2010 yılında İran’a yönelik yaptırımların kararlaştırma sürecine 5+1 formülüyle alınan Almanya, artık daimi üye gibi sürekli Güvenlik Konseyi toplantılarına katılıyor.