Almanya 2013’ten 2014’e: Makas açılıyor, özgürlükler sınırlandırılıyor

01.qxd

Yeni bir yılın kapısını araladığımız şu günlerde dileklerin başında “barış”, “huzur” ve “sağlık” geliyor. Geçtiğimiz yıllarda yaşanan ağır ekonomik sorunlar, savaşlarla bir kıyaslama yapıldığında Almanya’da halkın büyük bir bölümü 2014’ten iyimser. Bunun başlıca neden olarak ise ekonomik sorunların diğer ülkelere göre iyi olması gösteriliyor.

 

Halk 2014’e iyimser giriyor

 

Kamuoyu araştırma şirketi Demoskopi Allensbach Enstitüsü tarafından yapılan yılın son araştırmasına göre, Almanya’da halk yeni yıla 90’lı yılların ortasından bu yana ilk kez bu denli iyimser giriyor. Araştırmaya göre, halkın yüzde 57’si ekonomide olumlu gelişmelerin yaşanacağına, iş güvenliğinin sağlanacağına inanıyor. Ayrıca Euro krizi nedeniyle daha önceki yıllarda ortaya çıkan endişeler de gerilemeye başlamış.

Araştırmaya göre iyimserler arasında en çok dikkat çekenler ise gençler. Buna göre,16-20 yaşları arasındaki gençlerin yüzde 72’si 2014’e iyimser giriyor. Almanya’da halk yeni yıla en fazla 60’lı, 80’li yılların sonunda, 2000’de ve 2010’da iyimser girmiş. En karamsar yıllar ise 70’li yılların sonu, 80’li yılları başı, (11 Eylül) 2001 ve ekonomik krizin olduğu 2008 sonrası dönem olmuş.

Araştırmada da görüleceği gibi, halkın yeni bir yıla iyimser ya da karamsar girmesini asıl olarak ekonomik-sosyal koşullar ve gerilimler-çatışmalar belirliyor.

Hal böyle olunca, Almanya’da halkın büyük bir bölümünün 2014’e iyimser girmesi elbette anlaşılır. Zira, geride bıraktığımız son 4-5 yıl içerisinde ekonomik kriz ekseninde yaşananlar nedeniyle, bırakalım bir sonraki yıl, bir kaç ay sonra ne olacağı dahi kestirilemiyordu. Dolayısıyla karamsar olmak için pek çok neden bulunuyordu.

Yeni bir yıla girdiğimiz şu dönemde ekonominin düzeleceğine, Almanya’nın yeniden ihracat rekorları kıracağına, yeni işyerleri yaratılacağına dair pek çok açıklama yapılıyor. Bir kısmı emekçilerdeki hoşnutsuzluk ve tepkileri yatıştırmaya dönük propagandaları içerse de 2008 dönemine oranla ekonomik bir rahatlama yaşandığı elbette bir gerçek. Ve bu tablo doğal olarak bir işi olan emekçide iş korkusunu azaltırken, işsiz, düşük ücretle çalışan emekçilerde ise yeni bir iş bulma umudunu artırıyor.

Elbette bu durum ülkedeki geniş işçi ve emekçi kesimlerin mutlak bir “iyimserlik” içinde olduğu; siyasal ekonomik ve sosyal bakımdan sorunlarının azaldığı anlamına gelmiyor: Geçmişle kıyaslandığında karamsarlığın hafiflemiş olduğunu gösteriyor. Bir başka deyişle mevcut durumun korunabileceği beklentisi ağırlık kazanıyor.

Nitekim, veriler, Almanya gibi bir ülkede zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun her geçen yıl derinleştiğini, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarında önemli bir iyileşme olmadığını açık olarak gösteriyor. En önemlisi de, felaket senaryoları üzerinden yaygınlaştırılan güvencesiz, kısa süreli, yarım günlük işler, çalışanlarda daha fazlasını ve iyisini isteyecek gücü bırakmamıştır. Bu nedenle iyimserliğin asıl nedeni mevcut durumun 2014’te de olduğu gibi devam edeceğine dair verilen güvenceler, dolayısıyla durumun 2013’dekinden daha kötüye gitmeyeceğine olan inançtan kaynaklanıyor. Tabii bu tablo, işçi ve emekçilere, bir süre önce kaybettiklerini almak, “düzelen ekonomiden” daha fazlasını talep etmek için bir zemin de sunmakta.

Ancak ‘iyimserliğin’ hayat bulması emekçilerin kendi elinde; ‘savunma’-‘yetinme’ tutumu sürdükçe, bu zemin çok da işe yaramayacak, beklentiler boşa çıkabilecektir.  İyi bir gelecek, var olan hakların genişletilmesi, gasp edilen hakların geri alınması ve insanın insana kul yapıldığı düzenden, koşullardan kurtuluşla mümkündür.

 

“Süper seçim yılı’ geride kaldı

 

2013 Almanya’da “süper seçim yılı” idi. 22 Eylül’deki genel seçimlerin yanı sıra dört eyalette (Aşağı Saksonya, Schleswig-Holstein, Bavyera ve Hessen) seçimler yapıldı. Ayrıca değişik eyaletlerde yerel seçimlere gidildi. Bütün seçimlerin en dikkat çeken özelliği, açıktan neoliberal politikaların savunucusu olan Hür Demokrat Parti’nin (FDP) yüzde 5 barajının altında kalmasıydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra her dönem mecliste yer alan ve uzunca bir süre hükümet için kilit rolü oynayan bu parti 2013’te adeta siyaset sahnesinden silindi.

Ve genel seçimler açık arayla Başbakan Angela Merkel ve CDU’nun zaferiyle sonuçlandı. Ancak kıl payıyla kaybedilen salt çoğunluk bile Merkel’in başına dert oldu. SPD ile yapılan pazarlıklar nedeniyle ülke tarihinin en geç kurulan hükümeti ancak Noel öncesinde işbaşı yaptı. Koalisyon sözleşmesinde yazılanların ya da yazılmayanların ne kadarının hayata geçirileceğini önümüzdeki aylarda göreceğiz. Ancak şurası açık ki, kurulan CDU/CSU-SPD “büyük koalisyonu” önceki hükümetin politikalarını uygulamaya devam edecek. Bu açıdan yeni bir durum bulunmuyor.

CDU yılın ilk seçimlerinin yapıldığı Aşağı Saksonya’da birinci parti olmasına rağmen SPD-Yeşiller Koalisyonu kuruldu. Yılın son eyalet hükümeti Hessen’de kuruldu. Hamburg’daki deneyimi saymazsak ilk kez büyük bir eyalette CDU-Yeşiller Hükümeti kuruldu.

2014’te Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yanı sıra Doğu Almanya’da bulunan Saksonya, Thüringen ve Brandenburg eyaletlerinde parlamento seçimleri var. Sol Parti her üç eyalette de birincilik için yarışacak. Bakalım Almanya, 2014’te Sol Partili bir eyalet başbakanına sahne olacak mı?

2014’te ayrıca 10 eyalette de yerel seçimler var. Her yıl olduğu gibi bu yıl da AB dışından gelen ve Alman vatandaşı olmayan göçmenler sandık başına gidip oy kullanamayacak.

25 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri ise kıta geleninde siyasi havanın hangi yönde estiğini görmek açısından önemli. Şimdiden Euro karşıtı, sağcı-milliyetçi hareketlerin bazı ülkelerde sürpriz çıkışlar yapabileceğinden söz ediliyor. Özellikle Euro krizinin etkili olduğu ülkelerde, sandıkta kullanılacak oylar aynı zamanda AB’nin egemen güçlerine, kurumlarına tepki anlamına gelecek. Bu nedenle, sol, ilerici güçlerin doğru ve net bir AB politikasıyla süreçten etkili çıkabileceği anlaşılıyor. Eğer bu yönde bir gelişme yaşanmazsa, ırkçı-milliyetçi hareketler tepkiyi kendi hanelerine yazdırmanın fırsatını kaçırmayacaklar. (YH)

 

Yılın olayı: NSA Skandalı

Der Spiegel dergisi bu yıl çıkardığı 2013 Almanak’ında ABD Ulusal İstihbarat Dairesi’nin (NSA) eski ajanı Edward Snowden’i “Yılın Adamı” olarak ilan etmiş. Gerçekten de Snowden, bu genç yaşında “vatan haini” ilan edilmeyi göze alarak kaçırdığı, sonra da basına servis ettiği bilgi ve belgelerle, emeperyalistlerin içyüzünün daha açık görünebilmesine önemli bir katkı sunmuştur. Bu katkı, ABD emperyalizminin ülkeleri ve bireyleri nasıl denetim altında tuttuğu, her yönüyle dinlemeye almak için nasıl bir mekanizma içine hapsettiğinin belgelenmesinden başka bir şey değildir. Artık dünya alem biliyor ki, gelişen teknolojik olanaklar, devletler ve onların istihbarat örgütleri yurttaşların özel hayatına her açıdan müdahale ediyor, siyasal özgürlüklere vesayet getiriyor.

“NSA Skandalı”yla ortaya çıkan gerçekler günümüz dünyasında iletişim özgürlüğünün ayaklar altına alındığını yeterince ortaya koyuyor.

Kendi başına büyük bir skandal olan bu durum karşısında hem mağdur durumundaki devletlerin hem de yurttaşların gösterdiği tepki ne yazık ki çok cılız oldu. Adeta ABD istihbaratının yaptığı yanına kâr kaldı. Başbakanı ve bakanlıkları dinlenen Almanya dahi, bir iki itirazdan sonra hiç bir şey yapmama kararı aldı. Ne var ki, bugün dünyada egemenlik mücadelesi veren emperyalist güçler arasındaki rekabet ve çatlakların eskiye göre hissedilir oranda büyüdüğü gerçeği dikkate alındığında, bu durumun hep böyle devam etmeyeceği, biriken tepkilerin farklı biçimlerde ortaya çıkabileceği de görülüyor. Ne var ki, halkların özgürlüğünün asıl güvencesi, kendini denetleyen mekanizmalar üzerinde hakimiyet kurması ve bu mekanizmalara gerek duyulmayan bir toplumsal düzen oluşturmasından geçmektedir.

***

‘Bizim Papa’ erken yoruldu

Alman Kardinal Josef Ratzinger’in (Papa 16. Benedikt), 700 yıllık bir geleneği rafa kaldırarak papalık görevinden istifa etmesi, 2013’ün elbette en önemli olaylarından biri oldu. Beş yıl önce “Papa Biziz” diye karşılanan Ratzinger’in bu kez görevini icra edemez duruma gelerek istifa etmesi önce şok etkisi yarattı, sonra da bu istifanın Katolik Kilisesi’nin gençleştirilmesi ve reformdan geçirilmesi için fırsat olarak kullanılması dile getirildi. Zira Katolik Kilisesi, Ratzinger’in beş yıllık papalığı döneminde güç ve güven kazanma yerine kaybetti. En çok da memleketi Almanya’da.

Dinin insan yaşamdaki rolünün giderek azaldığı günümüz Avrupa’sında ortaçağdan kalma uygulamalar, başta gençlik olmak üzere toplumun önemli bir kesimini artık ilgilendirmiyor.

Ratzinger’in yerine papalık koltuğuna oturan Arjantinli kardinal Jose Mario Bergoglio (Papa Fransiskus), dünyaya “yoksulların Papası” olarak takdim edildi. Dayanak olarak da Arjantin’de gençler ve yoksullara yönelik çalışmalar yapması gösterildi. Ve yeni papanın Katolik Kilisesi’ni gençleştireceği, çağa ayak uydurmasını sağlayacağı propaganda edildi.

Ama öyle görünüyor ki, bunlar temenniden öteye geçemeyecek. Çünkü kilise, 2000 yıldır hep yeniye karşı çıktı, tarihin, bilimin ilerleyişini durdurmaya çalıştı. Ama insanlık tarihi alabildiğince hızlı akıyor. Ve kilise yüzyıllardır olduğu gibi bugün de, yoksulun yarasına merhem olmak bir yana, yoksulun sırtında bir yük olduğu için, Papa değişikliği kilisenin erime ve geniş halk kesimleri nezdinde güven kaybetme sürecini engelleyemedi. (YH)