Büyük Savaş’ın 100. yılı

01dünyasavasi

Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yılı dolayısıyla yapılan değerlendirmelerin çoğunda haklı olarak bugünle geçmiş arasında bağlantılar kuruluyor. 100 yıl önce dünyanın emperyalist devletler arasında yeniden paylaşılmasına vesile olan savaşın önde gelen tetikleyicileri arasında Almanya’nın olması, çok daha büyük bir önem taşıyor. Zira Almanya, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın da baş sorumlusu. Peki iki dünya savaşını tetikleyen Alman sermayesi eski emellerinden vaz mı geçti?

 

Ortaokul ve lise kitaplarında genellikle Birinci Dünya Savaşı’nın nedeni olarak Avusturya-Macaristan veliahttı Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından 28 Haziran 1924’te Saraybosna’da öldürülmesi gösterilir. Ne var ki, Ferdinand’ın öldürülmesi sadece savaşın başlatılması için bir vesile oldu. Gerçekte ise, emperyalist devletler arasında süren kapitalist rekabet, yayılmacılık ve daha fazlasına hakim olma mücadelesi o boyuta gelmişti ki, ancak açıktan, kanlı ve birçok ülkeyi içine alacak kadar yaygın bir savaş bu kilidi çözebilirdi. Nitekim  Balkanlar ve Doğu Avrupa’da çakan kıvılcım, adeta barut fıçısına dönmüş dünyanın fitiline ateşlemiş oldu.

O sıralarda görece daha küçük ve zayıflamış bir ülke olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise asıl olarak Prusya Almanya’sının bölgedeki taşeronu olarak hareket ederek savaşın ön cephesinde yer aldı.

Almanya, Avrupa’nın ortasında geç kalmış ama hızla gelişen kapitalist bir ülke olarak rakipleri Fransa, İngiltere, Rusya gibi sömürgelere sahip olamamanın hırsıyla “güneşte bir yer” arıyordu. Almanya ekonomik ve askeri bakımdan ciddi bir birikim sağlamış ama “dünya nimetlerinden” yararlanma düzeyi bakımından mevcut dengeleri hiç de “adil” görmüyordu. Dünya çoktan paylaşılmıştı. Bu durumda olması gereken, yeniden bir paylaşıma gidilmesiydi. Bu nedenle 1900’lü yılların başından itibaren emperyalist-kapitalist devletler arasındaki rekabet, hızla büyük bir savaşa evirilmekteydi ve savaş tam tamları herkesin duyacağı kadar sesli çalınmaya başlamıştı.

Bu nedenle veliaht Ferdinand’ın öldürülmesi savaşın nedeni değil, işaret fişeği oldu. Zira, bu öldürmeden sonra o dönemki adıyla Prusya Krallığı tarafından, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na Sırplara karşı savaşa girmesi için “açık çek” verildi. Ferdinand’ın öldürülmesinden tam bir ay sonra 28 Temmuz 1914’te, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Prusya Almanya’sının açık desteğiyle Balkanlarda Rus Çarlığı’nın etkisini kırmak üzere savaşı başlattı. 4 Ağustos 1914’te de Almanya önce Belçika’yı işgal etti, sonra Fransa ve İngiltere’ye saldırdı. Böylece savaşan taraflar “İhtilaf Devletleri” ve “İttifak Devletleri” olarak ikiye ayrıldı.

Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, ABD, Romanya, Sırbistan, Japonya, Belçika, Yunanistan, Portekiz gibi ülkeler “İhtilaf”, Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan da “İttifak” devletleri grubunda yer aldı.

Bu saflaşma üzerinden başlayan savaş pek çok açıdan “ilk”leri içeriyordu. Bir taraftan gelişen kapitalizm döneminde ilk defa bu denli geniş bir alanı kapsayan bir savaş olurken, diğer taraftan ise gelişen teknoloji sayesinde kullanılan pek çok yeni silah ilk olarak bu savaşta kullanıldı. Eski tarz kılıç kalkanlı “meydan savaşları” gitmiş yerine yüksek teknoloji kapasitesi olan panzerler, uçaklar, uzun namlulu silahlarla kimyasal silahların kullanıldığı daha karmaşık savaşlar gelmişti. Bu aynı zamanda ölenin de öldürenin de şimdiye kadar görülmemiş boyutlara ulaşan ilk savaşı olacaktı.

Değişik kaynaklara göre Birinci Dünya Savaşı’na 5 kıtadaki, 60 ülkeden 65 milyon asker katıldı. Yaklaşık 20 milyon asker ve sivil insan yaşamını yitirdi, 21 milyon kişi yaralandı, 7,7 milyon kişi ise kayıp ya da esir edildi.

 

İKİ SAVAŞIN TETİKLEYİCİSİ OLARAK ALMANYA

Bu denli vahim olan, ama bu vahim tablodan sadece “bir sonrakini nasıl daha sonuç alıcı yaparız” konusunda ders çıkaran emperyalist-kapitalist devletler, şimdi “Büyük Savaş”ın 100. yılı dolayısıyla toplantılar, etkinlikler yapmaya hazırlanıyorlar. Özellikle savaşın galipleri arasında yer alan Fransa, İngiltere ve Belçika gibi ülkelerde bu yıl içinde farklı etkinliklerin yapılacağı ifade ediliyor. Ve sanki geride büyük bir insanlık yaratmamışlar; bu dramda kendilerinin de payı yokmuşçasına, hala “kazanılmış zafer”den söz ediyorlar.

Almanya ise bu savaşın kaybedeni olarak süreci daha sessiz geçiştirme niyetinde görünüyor. Keza, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının 100. yılı dolayısıyla yapılan değerlendirmelerin bir kısmında, sanki bu ilk büyük savaşın tetikleyicisi Alman sermayesinin Avrupa’ya egemen olma hırsı gözardı ediliyor.

Bu konuda özellikle geçmişte önemli tartışmalar yapılmıştı. Ancak 1960’lı yıllarda Hamburglu tarihçi Fritz Fischer’in ortaya attığı tezler oldukça sarsıcı olmuştu: “Berlin’in ‘Dünya Gücü Olmaya Kalkışması’ (‚Griff nach der Weltmacht‘ adlı kitabına atıf yapılarak) büyük ölümlerin asıl nedenidir.” (1)

Benzer bir vurguyu da barış araştırmacısı Wolfram Wette yapıyor: “Özellikle Fritz Fischer tarafından ortaya konulan belgeler, açık olarak Almanya’nın 1914’ten çok önce somut olarak savaş planları yaptığı, savaş hedeflerinin formüle edildiği ve savaş isteğini ortaya koyuyor.” (2)

Muhafazakar tarihçiler ise dün olduğu gibi bugün de Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın “tetikleyici rolü”nü hafifletmek için “Bütün Avrupa devletlerinin sorumluluğu var” tezini savunmaya devam ediyor.

Prusya Almanya’sı, rakiplerine göre dünya üzerindeki paylaşımda geri kalmışlığının verdiği ihtirasla 1870’li yıllardan itibaren sürekli silahlandı. Wette’nin aktardığına göre, Avrupa militarizmi konusunda çalışmalar yapan tarihçi Annuarius Osseg, o zaman bu silahlanmayı, “Çağımızın en tehlikeli hastalığı” diye tanımlamıştı. Friedrich Engels, 1887’den itibaren kaleme aldığı yazılarda “Son 25 yıl içerisinde Avrupa genelinde artan silahlanmanın büyük bir savaşın habercisi” olduğuna dikkat çekerek silahlanmaya karşı mücadele çağrısında bulunuyordu.

Prusya Almanya’sı, o dönem Osmanlı ordusunu da adeta Ortadoğu’daki kışlasına çevirip, yönetiminden kullandığı silaha mermiye kadar Alman çeliğiyle donatarak  kendisiyle birlikte batağa sürükleyecekti.

Gerçekten de temelinde emperyalist yayılmacılık olan bu “silahlanma hastalığı”, en öldürücü hastalıklardan daha büyük felaketlere yol açtı.

Bu silahlanma hastalığı konusunda da geçmişle günümüz arasında çok büyük bir fark yok. Günümüz Almanya’sı ve diğer emperyalist devletler hem silahlanıyorlar hem de müttefik gördükleri ülkeleri alabildiğince silahlandırıyorlar. Başta Ortadoğu ve Uzak Asya ülkeleri olmak üzere, pek çok ülke adeta “barut fıçısına” çevrilmiş durumda. “Barut fıçısı” haline getirilen ülkeler şimdi kendilerine destek veren emperyalist devletler adına savaş hazırlıkları yapıyorlar.

 

ALMAN SERMAYESİ DOĞU AVRUPA VE BALKANLAR’DA

Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış nedeni ilk etapta Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Sırbistan arasında olduğu sanılsa da gerçekte, Balkanlar ve Doğu Avrupa üzerinde Almanya ile Rusya Çarlığı arasında yaşanıyordu.

Bu bölgedeki egemenlik mücadelesi, bugün de farklı biçimler alarak hala devam etmekte. SSCB’nin yıkılmasından sonra Balkanlar’da yaşayan ve 200 binden fazla insanın hayatına mal olan savaşın asıl nedeni de Rusya’nın bölgedeki etkisini kırmaktı ve gelinen aşamada bu önemli ölçüde başarıldı. Balkan ülkelerinin çoğu NATO ve AB  üyeliği çerçevesinde Batılı emperyalistler tarafından kontrol altına alındı. Benzer bir durum Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri için de geçerlidir. Rusya ile Almanya arasında bu bölgede tarihten gelen paylaşım mücadelesinde gelinen aşamada Alman sermayesi bu kez savaşsız halde emellerine ulaşmış görünüyor.

Ele geçirilmeyen ya da kontrol edilmeyen iki Doğu Avrupa ülkesi Ukrayna ve Beyaz Rusya (Balerus) üzerinde ise bu egemenlik çatışması sert bir şekilde devam ediyor.

Bugünkü verili koşullardan hareket edildiğinde, Alman sermayesi Balkanlar ve Doğu Avrupa’da görülmediği kadar baskın hale gelmiş, rakibi Rusya ise gerilemiştir.

 

BÜYÜK DEVRİMLER VE DÖNÜŞÜMLERE YOL AÇTI

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları sarsıcı ve etkili oldu. Savaşın “İhtilaf Devletleri” cephesinde yer alan Rusya, içerdeki devrimci dalgaya dayanamamış çökmüş, Ekim 1917’de Lenin’in öncülüğünde sosyal bir devrim yapılmıştı. Böylece, dünya tarih sayfasına yeni bir sayfa açıldı. Almanya’da ise “ulusal burjuvazi”ye destek veren Sosyal Demokrat Parti (SPD) zayıflamış, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öncülüğünde KPD kurulmuş ve Weimar Cumhuriyeti’ne giden Kasım Devrimi gerçekleşmişti. Balkanlardan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir alanda hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, yerine emperyalist devletler tarafından yeniden paylaşımın cetvelle çizildiği ülkeler kurulmuştu.

Ancak, bu ilk “Büyük Paylaşım Savaşı” emperyalist devletler arasındaki çelişkileri giderme yerine daha da derinleştirdi ve buna bağlı olarak 22 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı başlatıldı.

1945’den bu yana insanlık yeni bir “büyük savaş”tan çok bölgesel savaşlara tanık oldu. Bunda elbette, emperyalistleri frenleyen bir güç olarak SSCB’nin varlığı büyük bir önem taşıyordu. Ancak dünyanın içine girdiği süreç, arkasında emperyalist devletlerin olduğu daha büyük bölgesel savaşların ihtimal dışı olmadığını gösteriyor. Bu nedenle dünyanın yeniden paylaşımı konusunda sürdürülen militarist politikalara karşı mücadele hala büyük önem taşıyor.

 YÜCEL ÖZDEMİR

 

 

(1)  Der Spiegel 1/2014

(2)    Wolfram Wette, Blaetter für deutsche und internationale Politik 1/2014