Kapitalizmin temposundaki insan

Kiminle konuşsak zamanın yetmediği ya da başka bir zamanın su gibi akıp geçtiğinden dem vuruluyor. Hızla akıp giden zamana ayak uyduramamak yorgunluğa, moda deyimle “Burnout”a yol açıyor.

Zamanın hızlandığı, insanın yetemediği tanısı yaygınlaşsa da tek tek kişilere ’suçu kendinizde arayın,  programlı çalışın‘ demek yerine, doğru olan, bu durumun toplumsal nedenlerine yönelmek, onları nasıl ortadan kaldırabileceğimize kafa yormak.

Şimdilerde şikayetler artmış olsa bile zaman yetmezliği, zamanın paradan da kıymetli olduğu söylemleri epey eskiye, Avrupa’da modernleşme döneminin başlamasına, belki daha önceye kadar dayanıyor.

 

Hartmut Rosa’nın ‚hızlanma‘ analizleri

Sosyolog Hartmut Rosa, ‚Modern Dönemde Hızlanma‘ analiziyle epey ilgi çekti. Ancak bana göre modern dönemde sadece zamanın geçişi hızlanmadı, modern dönem zamanımızı ele geçirdi, gasp etti. Bu nedenle zaman darlığından şikayetçi olurken bu dar zaman içinde ne yapıp yapmadığımıza kimin karar verdiği, ipin gerçekten bizim elimizde olup olmadığı sorusuna cevap verilmek zorunda…

Hartmut Rosa hızlanmanın üç ayağı olduğunu ileri sürüyor:

Birincisi tekniğin hızlanmış olması. İletişim, taşıma ve üretim çok hızlandı. Üretmek, iletişim kurmak ve dolaşmak, bir yerden bir yere gitmek için daha az zamana ihtiyacımız var.

İkincisi: Toplumsal değişim, dönüşüm hızlanmaya, zaman darlığı duygusuna yol açtı. Bu nedenle davranış biçimlerimiz, toplumsal değerlerimiz değişti. Dün doğru olanın bugün yanlış olabileceğini gördük, bir kere öğrendik mi ölünceye kadar yeteceği duygumuz, inancımız yerle bir oldu. Her gün yeni şeyler öğrenmeye başladık.

Üçüncüsü ise kendimize ayırdığımız zamanın azaldığını, zamanımızı nasıl geçireceğimize başkalarının karar verdiğini gördük. Kişisel dediğimiz şeyleri robot gibi, tek düze yapmaya başladık….

Neden böyle oldu? Ne güzel son 200 yıl içinde teknik o kadar ilerledi ki, gideceğimiz yere kısa sürede gidiyoruz, saatlerce mektup yazmıyoruz, mektubun elimize geçmesi günler almıyor. Bu mantıkla baktığımızda zamanımızın artması gerekmez miydi? Yok tam tersi, iletişim hızlandı ama işlenmesi gereken materyal sayısı arttı, bilgi yoğunluğu oluştu. Kısacası teknolojik gelişim, teknik ilerleme zamanımızın artmasına yol açmadı, şikayetlerimize çözüm olmadı…

 

Toplumsal hızlanma kendi kendine mi oluştu?

Hartmut Rosa, toplumsal değişimin zaman darlığının ana nedeni olduğunu söylüyor. Buna göre insan oğlu-kızı, dar zaman içinde çok şey yapmak, herşeyin tadını almak istiyor. Tabi ki ekonomik gelişmeler, tekeller arasındaki rekabetin artması, gelişim, daha fazla kar elde etmek için üretim süresinin kısaltılması, hızlandırmalar zaman darlığı duygusuna, sonucuna yol açabiliyor ama Rosa’ya göre toplumsal hızlılık çevre bağlarından koparak kendi kendinin motoru olmaya ve yaşamı hızlandırarak zaman darlığı duygusunun oluşmasına yol açtı… Ancak ekonomik nedenlerden uzak analizlere veda etmemek gerektiği düşüncesindeyim. Toplumsal gelişmeler, ekonomik durum sadece rekabet ve ilerleme-gelişmeye yol açmadı, zamanımızın gasp edilmesine, ne yapacağımıza başkalarının karar vermesine de neden oldu…

‚Zaman kime ait?‘ saçma bir soru gibi görünse de araştırılması gereken bir konu. Darlaşan zaman içinde ne yapacağımıza kendimiz karar veremiyoruz. İstemediğimiz işleri, tanımadığımız, sevmediğimiz, beraber olmaktan hiç mi hiç zevk almadığımız insanlarla stres içinde yapıyoruz. ‚Boş zamanımızda‘ davranabildiğimiz gibi davrandığımız zaman neredeyse kalmıyor…

 

İtalyan Rönesansı’nda kapitalizm ruhu

Leon Battista Alberti Della Famiglia adlı eserinde, “Zamanını kaybetmek istemeyen onu anlamlı geçirmelidir. Düşünerek, sevdiği şeyleri yaparak zamanı kendine ait hale getirmelidir. Ne yapacağını bilmeyen, daldan dala atlayan zamanını çarçur etmiş demektir… Ben zamanımı anlamlı geçirmeye çalışıyorum. Örneğin yorulmadan yatağa uzanmıyorum. Sabah kalktığımda ilk işim ‘bugün yapmam gereken neler var?’diye düşünmek oluyor ve kafamda bir liste hazırlıyorum.” diyerek, ta Ortaçağ’da zamanın düzenli, anlamlı kullanılmasının mümkün olduğunu vurguluyor.

Kapitalizmde de zamanın anlamlı, tasarruflu kullanılmasının mümkün olduğu, ‘zaman yetmiyor’ diyenlere bunun öğretilebileceği ileri sürülüyor. Leon Battista Alberti, Rönesans döneminde kapitalizmin ruhunu yaratmıştı bir nevi…Bu dönemin büyük tüccarları-tefecileri parayı çoğaltma hedefindeydiler ve o hedefle yatırım yaptılar. En kısa zamanda en fazla para kazanmak için zamanın iyi kullanılması zorunluydu. Kapitalizmde de “para-mal-daha fazla para” mantığıyla en kısa zamanda en fazla üretim, satış ve kar ana hedef oldu…

Ancak kapitalizm sadece üretimi hızlandırarak, çalışma sürelerini kuralsızlaştırıp esnekleştirerek, tatil sürelerini kısaltarak zamanımızı çalmadı. İçimize de “iyi bir yaşam istiyorsan çok çalışmalısın” düşüncesini yerleştirdi. Mal varlığı olmayan, otomobiliyle dolaşmayan, yılda bir iki hafta lüks tatil yapamayan insanın değerinin olmadığını, buna erişmek için çok çalışılması gerektiğini içselleştirdik neredeyse…

Kapitalizmin tarihi sadece feodalizmden kurtuluş, özgürlük mücadelesi ya da tam tersi olarak tarif edilebilecek gibi değil…Esas olan kazanç getirmeyenin, parası olmayanın gelecek şansının çok az olduğu. Kapitalizmin mantığı bu ve bu şekilde işliyor. Zaman da para getirmiyorsa işe yaramıyor. En kısa zamanda en çok kazanç, bu hedefle insanın yaşamı ve zamanının sermayenin çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi.

Sonuç olarak zamanın akışını sermaye belirliyor ama zaman herkese ait değil…Okula başlama yaşımızdan tutun da askere gitme, iş hayatına atılma, evlenme, emekli olma yaşımızı biz mi belirliyoruz? Haftalık çalışma süremizi, fazla mesai yapıp yapmayacağımızı, hafta sonunda çalışıp çalışmayacağımıza gerçekten  biz mi karar veriyoruz? Ailemize daha iyi imkanlar sağlamak için kabullendiğimiz üç-beş vardiyalı iş yüzünden, ailemizi ihmal ettiğimizin, çocuğumuzun bebekliğini yaşayamadığımızın farkında mıyız? Toplumsal sistem yaşamımızı da zamanımızı da belirliyor…Yarıştırıyor, koşturuyor, kısa sürede en fazla zevk alacağımız şeylere zorluyor. Bir bakıyoruz ki zaman geçmiş ve ‚zaman su gibi akıyor!‘ diyoruz ya da ‚Zaman paradan kıymetli.‘ Gerçekten öyle mi?

 

Max Weber’de Protestanlık kökenli Kapitalizmin ruhu

Zamanın verimli kullanılmasının mümkün olduğunu söyleyerek İtalyan Rönesansı döneminde kapitalizm ruhunun varlığını kanıtlayan Leon Battista Alberti’nin yanısıra Max Weber de Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu araştırmasında mantık ve rasyonalizmle işlerin yoluna koyulabileceğini ileri sürenlerdendir.

Max Weber temel olarak kapitalizmin gelişimini Protestan ahlakının yaygınlaşmasına bağlamaktadır. „Ne oldu da geleneksel toplumdan modern topluma geçildi?“ sorusuyla kapitalizmin dinamiklerine açıklama getirmeye çalışmaktadır.

Bu geçişte Weber, temel farklılığı düşünce yapısındaki „Rasyonalite“ kavramı ile açıklamakta, “insanlar modern zamanlarda daha çok mantığı ve aklı kullanmaktadır” demektedir. Bu durumu ise rasyonalite kavramı ile açıklıyor. Buna karşılık, geleneksel toplumdaki insan, daha çok din ve metafiziğe göre düşünce üretmekte ve mantık yürütmektedir.

Max Weber’e göre fikri değişimler ekonomik değişimlerin öncülüdür. Weber’e göre modern dünyayı oluşturan kapitalizmin temel özelliği rasyonelliğidir. Bu anlamda, Protestan ahlak ile kapitalizm örtüşmektedir. Kapitalizmin düzenlenmesi, insanların çalışma ve boş zaman ikilemine düşmemesi de bu ruhla sağlanacaktır.