Sol Parti AB’ye dostmu mu düşman mı?

 Sol Parti’nin Avrupa Parlamentosu milletvekili adaylarının belirlendiği Avrupa Konferansı, AB üyesi ülke halklarının çoğunluğunun yoksullaştığı ve krizin çözülemediği koşullarda Hamburg’da yapıldı. Koşullar şöyleydi: Yunanistan, İspanya, Portekiz ve diğer Güney Avrupa ülkelerinde gençlik içinde işsizlik dramatik ölçüde yükseldi. Bu kuşağa sunulan bir perspektif yok. AB ve  AB Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan oluşan Troika durumu daha da kötüleştiriyor. Ancak AB, kendi başına hareket eden bir aktör değil, Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip olan Almanya’nın AB’nin lideri olma çabalarını hayata geçirmesindeki bir araç. Tarihin hiç bir döneminde Almanya’nın başı çekme iddiaları bu kadar tepkisiz kabullenilmemişti.

Sol Parti ne yazık ki bankaların kurtarılması paketine karşı çıkan tek parti olmasına rağmen bu durumu federal seçim kampanyasında da yeterli ölçüde ön plana çıkaramadı. Bunun yerine AB’ye yönelik sert eleştirileri itibarsızlaştırmayı esas alan parti içi bir mücadele yaşandı. Meclis Grup Başkan Yardımcısı Sahra Wagenknecht, 15-16 Şubat’taki Avrupa Konferansı’nda yaptığı konuşmada konferans sürecinde Sol Parti içinde Avrupa düşmanları ve Avrupa dostları olduğu konusunda gereksiz tartışmalar sürdürüldüğünü ifade etti. Parti içinde tartışmaların bu esas alınarak yapılmasının yanlışlığına dikkat çekti.

 

SOL PARTİ AB’YE NE DİYOR?

Bunun ne anlama geldiği, dost ve düşman olmanın ne anlam taşıdığıyla ilgili bir tanımlama yok.  Bir kıtanın kabullenilip kabullenilmemesi üzerine sürdürülen politik bir kategori değildir. Sorun coğrafi değil politiktir. Avrupa Seçimleri Programı taslağındaki AB’nin “neoliberal, askeri ve demokratik olmadığı” tanımını onaylayan Sol Parti yönetim kurulu üyeleri bu formülasyon nedeniyle özellikle fraksiyon başkanı Gregor Gysi tarafından Avrupa düşmanı olmakla suçlandılar.

Avrupa Konferansı’nda 150 kişi tarafından imzalanan bir değişiklik önergesiyle AB’ye yönelik eleştiri yumuşatıldı. Taslağa sert eleştirilerin yerine “AB’nin ulus devletleri uluslararası finans piyasalarının kurbanı olmaktan, milyonlarca insanı mağdur olmaktan koruduğu” formülasyonu geçirildi. AB’nin saldırgan liberalleşme ve Güney Avrupa ülkelerindeki yoksullaşmaya bağlı olarak bu pasajların ne kadar yersiz olduğu ortadadır. Başka devletlerle birlikler kuran kapitalist devletlerin neden diğer kapitalist devletlerden daha iyi olduğu konusunda konferansa katılan hiçbir konuşmacı bilgi ver(e)medi…

 

ÇOĞUNLUK DOĞU EYALETLERİNDE

Konferansta delegelerin güç dengesi ilk kez eyaletlerin büyüklüğüne uygundu ve bu da Doğu Almanya’daki yönetimlere göreli bir çoğunluk sağlamaktaydı. Buna uygun olarak sol kesimde mücadele yerine en iyi uzlaşmayı tercihen değişik konularda uzlaşma formülasyonları yapıldı. Bu formülasyonlar çoğunluğunu reformdan yöne delegelerin oluşturduğu konferansın bileşimiyle örtüşmekteydi. Böylelikle Avrupa Seçimleri Programı’nın önsözü AB ile ilgili hayalleri içeren bir  yapıya sahip oldu. Programın daha sonraki bölümlerinde eleştirel bölümlerle bu durum görelileştirilse de ne yazık ki öne çıkmadı.

 

LİSTE BELİRLENDİ

Aynı konferansta Avrupa Parlamentosu’na aday listesi de belirlendi.  İlk sekizde yer alan adayların altısı reformist kanattan ikisi sol kanattandı.  Böylece haklı olarak reformist kanadın zaferinden söz edildi. Ancak bu kesim de konferanstaki çoğunluğunu istediği gibi denetleyemedi ve Sahra Wagenknecht’in büro çalışanı Fabio de Masi, Dietmar Bartsch’ın desteklediği Dominic Heilig’in karşısında 6. sıradan aday listesine girdi.  Partinin sol kanadının Hamburg konferansı sonrası kendini zayıflamış hissetmesi doğal.

Ancak burada belirtmemiz gerekir ki, bu kanadın  program tartışmalarına yoğunlaşması ve kendi içindeki bölünmüşlük başarısızlığa yol açtı. Sol Parti’nin başarılı olması sınıf çıkarlarını esas alan politikayı hayata geçirmesi ve kitleleri aktif ve güçlü olarak mücadeleye yönlendirmesi sayesinde  olacaktır. Yine bu sayede Sol Parti de doğru çizgide yol alacaktır.

 

AB EMEKÇİLERİN ZARARINA

AB içindeki politika Romanya’daki sendikacıların hapse atılmasına, Yunanistan’da asgari ücretin düşürülmesine yol açıyorsa ve Troika kriz ülkelerine TİS’lerden vazgeçilmesini öneriyor ve sendikaların güçsüzleştirilmesi için çaba harcıyorsa sadece güney ülkelerindeki işçi ve emekçilere değil Avrupa çapındaki tüm işçi ve emekçilere zarar vermiş oluyor. Kriz ülkelerinde bu politikaya karşı çok sayıda grev, miting ve gösteri yapıldı. Almanya ve diğer ülkelerdeki emekçiler güçlü bir Sol  Parti (Die Linke) sayesinde sınırların uluslar arasında değil ezenler ve ezilenler arasında olduğunu haykırarak Merkel-Gabriel politikasına acil olarak göz ve  kulaktan kaçmayacak güçte tepki verebilirler.

Nils Böhlke