İslami örgütlere ‘sosyal kurum’ misyonu

Buna göre, devletin kiliselere verdiği “sosyal kurum” misyonunun bir benzerinin İslami kurumlara verilmesi gündemde.

İlk olarak 27 Eylül 2006 tarihinde toplanan Alman İslam Konferansı’nın (DIK) asıl hedefi ve başlıca kararları arasında “terörle mücadele” geliyordu. 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yönelik yapılan saldırının ardından ABD ve AB’de Müslüman ülkelerden gelen göçmenlere yönelik izlenen “güvenlik politikaları”nin gereği olarak kurulan DIK, uzunca bir süre bu konularda ilgilendi. İslami örgütlerinin radikal dinciliğe karşı mücadelede devletle birlikte çalışması istendi. Bu temelde kimi zaman itirazlar olsa da asıl olarak bütün süreç tam anlamıyla uyum içerisinde götürüldü.

CSU üyesi İçişleri eski Bakanı Hans-Peter Friedrich döneminde, göçmenleri zanlı ilan etme yönündeki politikalar doruğa çıkarılarak, göçmen gençleri potansiyel tehlike olarak gösteren “Kayıp” kampanyası başlatıldı.

Friedrich’in yerine yeni hükümette İçişleri Bakanlığı görevini üstlenen Thomas de Maiziere, Mart ayında toplanan DIK’te, İslam Konferansı’na bazı yeni misyonlar getirileceğini açıkladı.

Ahmadiyya Muslim Jamaat (AMJ), Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Boşnak Müslümanlar Birliği (IGBD), Almanya İslam Konseyi (IRD), Almanya Türk Toplumu (TGD), Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DITIB), İslam Kültür Merkezleri (VIKZ), Almanya Faslılar Merkez Konseyi (ZMaD) ve Almanya Müslümanları Merkez Konseyi (ZMD) temsilcilerinin katıldığı toplantıda, yeni dönemde İslami örgütlere, Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayan sosyal kurum özelliği kazandırılması konunda görüş birliğine varıldı. İlk olarak geçen Ocak ayında taraflar arasında ele alınan bu konu yeni dönemde “format değişikliği” olarak sunuldu.

Uygulamanın hayata geçirilmesi durumunda, İslami kurumlar da tıpkı bugün kiliselere bağlı kurumlar gib, yaşlılar yurdu, hastane, bakım gibi alanlarda görev alması, bu alanlarda devletten yardım alarak hizmet sunması bekleniyor. Katolik ve Protestan kiliseleri örneğinin İslami kurumlar için de geçerli olabileceğine işaret ediliyor. Buna gerekçe olarak ise, 65 yaşından büyük yaşlı Müslüman kökenli göçmenlerin sayısının toplum içerisinde arttığı ve bunlara uygun bir hizmetin verilmesi gerektiği gösterildi. Bakan de Maiziere ayrıca benzer şekilde çocuk ve gençlik çalışması konusunda da İslami kurumların görev üstlenebileceğini ifade etti.

“Yeni format” diye sunulan bu öneriler İslami kurumların devasa bütçelere sahip birer “sosyal kurum”lar olmasının hedeflendiğini de gösteriyor. Bazı İslami örgütler zaten kreş işine girmek için şimdiden çalışmalar yapmaya başlamış durumda

KONTROLLÜ PARALEL TOPLUM!

Hükümetin atmaya hazırlandığı bu adımlar belki ilk başta, Müslüman inancına sahip göçmenlerin “dini, sosyal, kültürel ihtiyaçlarını dikkate almak”; “ayrımcılığın giderilmesi” vb. olarak yorumlanabilir. Konferansa katılan İslami kurumlar başta olmak üzere birçok dernek ve kuruluş da hükümetin bu girişiminden oldukça memnun görünüyor; çünkü gerek maddi gerekse kurumsal olarak birçok yeni olanak elde edecekler.

Hükümetin planı, “Dinlere saygı, eşitlik, uyum” gibi kulağa hoş gelen ifadelerle ortaya konuyor ve her kesimi memnun ediyor görünse de, tartışılması ve sorgulanması gereken konular sözkonusu.

Bunlardan ilki, ne adına yapıldığı öne sürülürse sürülsün, devlet ve kamu kuruluşları tarafından görülmesi gereken sosyal hizmetlerin dini bir takım derneklere havale edilmesi, ister istemez toplumun inanç üzerinden paralelleşmesi ve ayrılmasına katkı sunacaktır. İkincisi yaşlıların bakımı, çocuk eğitimi, gençlik çalışması vb. sosyal  konular, dini inancın gereği olan hizmetler değil, devletin sosyal görev ve sorumluluğunda olan konulardır. Bir eşitlik sağlanacaksa, bu, kiliselere tanınan ayrıcalıkların kaldırılması; devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede durması; gerçek laikliğin uygulanması ile olmalıdır. Göçmenlerin, eğitim, bakım, dil, vb. sosyal ve kültürel birçok konuda desteğe ihtiyacı olduğu; mevcut imkanların yetersizliği ve bundan kaynaklanan sorunlar yaşandığı apaçık ortadadır. Ama bu ihtiyacı karşılama sorumluluğu kamu kuruluşlarıdır. Dini kurumlara havale ederek, bu ihtiyaçların karşılanması mümkün olmadığı gibi, yeni sorunları da beraberinde getirecektir.

Diğer taraftan, İslami kuruluş ve derneklere bazı olanaklar sağlayarak şirin görünmeye çalışan hükümetin bu girişimi, göçmenleri dini kimlikleri üzerinden tanımlama politikasının doğrudan bir devamıdır. Göçmenlerin hiçbir şekilde ayrımcılığa maruz kalmamaları, sosyal ve siyasal alanda eşit vatandaşlar oldukları gerçeğinin kabul edilmesi ve buna uygun davranılması gerektiği açıktır; hükümete düşen ise bunu güvence altına almaktır yoksa vatandaşları dini, etnik kökenlerine göre gruplandırıp-etiketlemek değildir.

Elbette hükümetin, “göçmenlerin eğitim, bakım vb. sosyal ihtiyaçlarını nasıl daha iyi karşılarız?” diye bir kaygı taşıdığı söylenemez; onun derdi İslam Konferansı’nı başlatırken de olduğu gibi, ülkedeki İslami kuruluş ve örgütleri kendi çizdiği sınırlar içinde denetlemek; kontrol dışı bir güç olmalarını engellemektir. Bir önceki İçişleri Bakanı bunu daha pervasız uygulamaya çalışırken şimdi ise bu plan daha sosyal bir ambalaj içine konuyor ve İslami organizasyonları daha kolay ikna etmek için de bir takım imkanlar sunuluyor.

Her ne kadar “alan razı satan razı” gibi görünse de, hükümet ve bazı göçmen dernekler arasında yürüyen bu pazarlık ve planlar sadece onları ilgilendirmiyor. Tersine ülkedeki milyonlarca göçmeni ve yerli halkla göçmenler arasındaki ilişkileri ilgilendirmekte ve  etkilemektedir. Bu yüzden de bütün göçmenler adına ve onlar hakkında kararlar alınırken sessiz kalmamak gerektiği ortadadır. (YH)