Koalisyon büyük icraat küçük!

01

17 Aralık 2013’te işbaşına gelen CDU/CSU-SPD “büyük koalisyon hükümeti” (GroKo) 100 gününü geride bıraktı. 100 gün dolayısıyla yapılan değerlendirmelerin çoğunda, Federal Almanya tarihinin „en geç kurulan” ama halk arasında “en çabuk güven kaybeden hükümeti“ olduğuna dikkat çekildi. Mart ayı ortalarında yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, halkın yüzde 55’i hükümetin çalışmasından memnun değil.

DAHA ÇOK GÜVEN KAYBEDECEK

Federal Parlamento’da 631 sandalyenin 504 sandalyesine sahip olan hükümetin kısa süre içerisinde fazla güven kaybetmesinin elbette önemli nedenleri bulunuyor. Bunların başında milyonlarca işçi ve emekçinin karşı karşıya olduğu sorunların çözümü konusunda ciddi, somut bir adımın atılmaması geliyor.

Seçimlerden hemen sonra yapılan değerlendirmelerin çoğunda, CDU/CSU ve Başbakan Angela Merkel’in sandıktan açık arayla birinci çıkmasının başlıca nedeni, diğer ülkelere göre Almanya’nın ekonomik durumunun görece daha iyi olması gösterilmiş; seçmenlerin istikrar arayışının belirleyici olduğuna dikkat çekilmişti.

Elbette bu tercih, geniş emekçi yığınların sıkıntılarının ve öfkelerinin artmış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyordu.

Resmi rakamlara göre, ülkede işsiz sayısı 3 milyonun altında olmakla birlikte, 8 milyondan fazla emekçi düşük ücretli işlerde çalışıyor. Keza yine resmi rakamlara görü ülkede halkın yüzde 15’inden fazlası yoksulluk içerisinde yaşamaya devam ediyor. En önemlisi de yoksulluk 2006 yılından bu yana sürekli artıyor.

Çalışma yaşamındaki devasa sorunlara, düşük ücretli işlere ve yoksulluğa „çare“ olarak gösterilen yasal asgari ücret de gelinen aşamada, 8,50 Euro gibi düşük bir miktar olarak belirlenmesine rağmen, planlandığı gibi hayata geçirilmeyeceği bu 100 gün içinde anlaşılmış bulunuyor. Pek çok işkolunun, uzun süreli işsizlerin ve gençlerin şimdiden 1 Ocak 2015’ten itibaren iki aşamada yürürlüğe girmesi öngürülen yasal asgari ücret, sınırlı bir uygulamayla, emekçilere karşı göz boyama amacıyla kullanılacak  bir hal almıştır. (Ayrıntılar için sayfa 4’e bakınız).

Bu açıdan bakıldığında SPD tarafından, koalisyon görüşmelerine başladığında “vazgeçilmezler” listesine yazılan yasal asgari ücretten önemli ölçüde taviz vermiş, böylece Ajanda 2010 politikasının özünde devam ettiği bir kez daha ortaya konulmuştur.

Bu demektir ki, büyük koalisyon döneminde de milyonlarca emekçi çalıştığı halde geçimini sağlamamaya, geçim sıkıntısı içinde yaşamaya devam edecek.

Aynı şekilde kiralara yapılan zamların sınırlandırılması, emeklilik yaşının düşürülmesi (Bkz. Sayfa 5), göçmen gençleri ilgilendiren Opsiyon Modeli (Bkz. Sayfa 6) gibi alanlarda da temelde bir değişikliğin olmayacağı, iyileşme yönünde ciddi adımların atılmayacağı ilk 100 gün içinde atılan ya da atılması planlanan adımlarda kendisini göstermiştir.

Bir başka deyişle, hükümet, son yıllarda sosyal sorunların halkta biriktirdiği öfke ve hoşnutsuzluğun farkında olarak, ekonomik ve sosyal alanda biriken sorunların “hafifletileceği” vaadini içeren bir program oluşturma tutumunda oldu. Hükümetin derdinin, halkı rahatsız eden sorunları ortadan kaldırmak, iş, eğitim ve sosyal alanda öne sürülen talepleri karşılamak olmadığı; ama bundan kaynaklanan öfke ve tepkiyi yatıştırmak olduğu  bu 100 gün içinde bir kez daha görülmüş oldu.

MİLİTARİST DIŞ POLİTİKA

Sosyal alanlarda Hükümet Sözleşmesi’ne yazılanların dahi yerine getirilmeyeceğinin açıklık kazandığı bu 100 gün içinde ülkenin dış politikasının ise alabildiğinde militaristleştiği görülüyor. Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un öncülüğünü yaptığı, Federal Savunma Bakanı Ursula von der Leyen ve Federal Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier’in devam ettirdiği, “Almanya’nın dünya politikasında daha fazla söz sahibi olması gerektiği” yönündeki yaklaşım, bugün Ukrayna özgülünde Doğu Avrupa’da kendisini göstermiştir. Bu arada Afrika’daki Alman askeri gücünü takviye eden, Fransa ile birlikte “Kara Afrika”nın diğer emperyalistlerle paylaşım mücadelesine giren “büyük koalisyon”, Ukrayna’da ise açıktan bir darbenin tarafı olmuş, hatta darbenin tetikleyicisi gibi davranmıştır. Ve öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde Rusya ile sınırı olan Doğu Avrupa ve Kafkas ülkeleri üzerinde egemenlik mücadelesi giderek kızışacak ve bunda Almanya da Batı adına büyük bir rol oynamaya adaydır. Kabine üyelerinin şimdiden NATO’nun Doğu Avrupa’da daha etkili görev yapması gerektiği yönündeki çağrıları, Bundeswehr’in müdahale gücü yüksek bir kapasiteye kavuşturulması gerektiği gibi çağrılar dış politikadaki militarist çizginin giderek artacağını gösteriyor.

100 GÜNÜ GERİDE BIRAKARAK 2017’YE BAKMAK

100 gün, 1460 günlük görev süresi içerisinde bir hükümet için çok az bir zaman dilimini ifade edebilir. Ancak bu süre içerisinde atılan ve atılması planlanan adımların hayata geçirilmesi konusunda mesaj verme bakımından yeterli bir süredir. Bu çerçeveden baktığımızda, 3. Merkel Hükümeti, dört yıllık süreyi daha fazla geniş yığınların tepkisini çekmeyecek politikalarla 2017’ye kadar götürme eğilimindedir.  Ancak, emekçi sınıflara dayatılan yoksulluk, düşük ücretli işler, temel hak ve özgürlüklere yönelik kısıtlamalar, daha önce var olan ancak “kriz” gerekçesiyle budanan, “kriz”den söz edilmediği koşullarda da geri verilmeyen haklar yan yana dizildiğinde mevcut hükümetin güven kaybetmeden, işi idare ederek 2017’ye varması zor görünüyor.

Belirtmek gerekiyor ki, bu süreçte emekçilerin, toplumsal hareketin sesi olabilecek sendikaların nasıl bir tutum içerisinde olacağı da büyük bir önem taşıyor. Uzunca sayılabilecek bir süredir işbaşındaki hükümetlere küçük bir eleştiriden bile sakınan sendikaların merkezi düzeyde izlediği politikada ciddi bir değişimin olması beklenmiyor. Tabanda ise bu konuda birikmiş öfke ve hoşnutsuzluğun varlığından ve gelişmelere göre bunun farklı düzeylerde sosyal bir hareketlenmeye dönüşebileceğinden söz edebiliriz.

Bu nedenle, öncelikli olarak sermaye tarafından “kriz” gerekçesiyle gaspedilen hakların geri alınması için bir mücadele hattının oluşması, savunmadan çıkıp ileriye doğru harekete geçmek gerektiği açıktır. Bu olmadığı takdirde “büyük koalisyon” fırsatını yakaladığında yeni kısıtlamalar, baskılar gündeme getirmekten çekinmeyecektir. Zira, bu dönemin özelliklerinden biri de, önüne Alman sermayesinin dünya genelindeki çıkarlarını genişletmeyi koyan hükümetin izleyeceği politikaların iç politikada ve emekçi yığınların yaşamında etkiler yaratacak olmasıdır.

 

Büyük Koalisyonun göçmenlere vereceği hiç bir şey yok

SPD’nin küçük ortağı olduğu koalisyon hükümeti kurulduğunda, üstelik göç ve göçmenlik konularından sorumlu koltuğa Türkiye kökenli Aydan Özoğuz’un oturmasıyla birlikte, başta Türkiye kökenli pek çok kurum ve kuruluş ile Türkçe basın adeta „bayram“ etmişti. Ne de olsa 53 yıllık göç göç tarihinde Türkiye kökenli bir siyasetçi federal düzeyde bakanlık koltuğuna oturmuş, „göçmen dostu“ parti de koalisyona ortak olmuştu.,

Göçmenler açısından yeni hükümeti verdiği tek somut vaat Opsiyon Modeli’nin kaldırılacağı idi. Ancak gelinen aşamada bu vaadin bile şartlara bağlandığı, mevcut haliyle yasallaştığı takdirde bakan Özoğuz’u dahi memnut etmediği ortadadır. (SAYFA 6)

Ama bu tartışmanın kendisi dahi göçmenlerin, göçmenlikten kaynaklı açil sorunlarının tartışılmasının üzerini örtmüş bulunuyor. 100 günün gösterdiği, mevcut hükümetin göçmenler lehine herhangi bir düzenlemeyi gündemine almayacağı, bu bakımdan yapılacak fazla bir şeyin olmadığını da şimdiden ilan etmiş bulunuyor. Bu nedenle yerli ve göçmen emekçiler arasında önyargıları kırmak, siyasal açıdan eşit haklara sahip olmasını sağlamak için verilecek müdadelenin önemi devam ediyor. Keza, ırkçı faşist partilerin kapatılması, NSU cinayetlerinin arkasındaki güçlerin açığa çıkarılması temelinde çalışma yapmak da önemli görevler arasında yer alıyor.

Bu arada şunun altı çizilmelidir ki, göçmen kökenli vatandaşların sorunları sadece göçmenlikle sınırlı olmadığı gibi, bu sorunların çözümü de ancak yerli halkla birlikte yaşanan ekonomik-sosyal-siyasal alandaki sorun ve taleplerle birlikte mümkün olacaktır. Kaldı ki, işsizlik, gelir dağılımındaki sorunlar, yoksullaşma, taşeron işçilik, ücretler üzerindeki baskılar vb. gibi son yıllarda artan ekonomik-sosyal sorunlar göçmen emekçileri daha yakından ilgilendirmekte; bu nedenle de göçmen emekçilerin bu sorunlara karşı yerli halkla, sendika vd. örgütlenmelerle birleşerek ortak tutum almasını daha gerekli kılmaktadır.