Militarist söylem artıyor

Paskalya’da Almanya’da bir kez daha binlerce insan savaşa ve savaş politikalarına karşı alanlara çıkmaya hazırlanıyor. Etkinliklerde 100 yıl önce başlayan Birinci Dünya Savaşı’na ve günümüzdeki gerilimlere dikkat çekilecek. Özellikle NATO’nun Rusya’ya karşı Doğu Avrupa’da güçlendirilmesinin gerilimi artıracağına işaret edilecek. Zira yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Alman halkının üçte ikisinin, NATO’nun Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı konuşlandırılmasına, Rusya ile gerilim politikasına karşı olduğu bilinmesine rağmen, Federal Hükümet  bu yöndeki politikalara destek vermeye devam ediyor.

Soğuk Savaş yıllarında, SSCB ve halk demokrasisiyle yönetilen diğer Doğu Avrupa ülkelerine karşı batılı emperyalist devletler tarafından kullanılan en önemli örgüt olan NATO, Ukrayna ve Kırım’daki gelişmelerden sonra yeniden ön plana çıktı. NATO’nun dünya çapındaki rolünün bundan sonra ne olacağına dair sorular arttığı şu dönemde, Rusya gerilimi adeta bu örgüte yeni bir misyon belirlemiş oldu.

Rusya ile sürdürdüğü askeri işbirliğini Ukrayna’daki gelişmeleri gerekçe göstererek durduran NATO, bundan sonra Doğu Avrupa’da daha etkili bir rol üstleneceğini ilan etti. Bu çerçevede, NATO üyesi olmayan ancak işbirliği düzeyinde çalışmalar yapan Ermenistan, Azerbaycan ve Moldavya üs kurulacak yeni ülkeler olarak belirlendi. Bu elbette, NATO’nun Rusya ile olan gerilimi önümüzdeki dönem daha da artırma niyetinde olduğu anlamına geliyor. Ayrıca üye ülkelerin bir süredir azalttığı askeri harcamaları yeniden artırması ve NATO’nun emrine verdiği asker sayısını artırması talep edildi.

Yine, Rusya’nın Kırım hamlesine karşılık Doğu Avrupa’daki bazı ülkelerin NATO üyesi yapılıp yapılmayacağı konusunda da tartışma devam ediyor. Üye yapılması öngörülen ülkelerin başında Ukrayna geliyor.

NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, NATO’nun yeniden doğuya genişlemesinin gündemlerinde olduğunu ifade etti. Daha önce genişleme hamlesi çerçevesinde başta Polonya, Romanya ve Bulgaristan olmak üzere pek çok Doğu Avrupa ülkesi NATO’ya üye yapılmıştı.

Böylece, dünyada kapitalist devletler için NATO’nun önemi bir kez daha öne çıkmış görünüyor.

ALMANYA ÖN CEPHEDE

NATO’nun Rusya’ya karşı etkili bir misyon üstlenme konusunda belirlediği taktik planda, Almanya da aktif rol oynayacak ülkeler arasında yer alıyor. Her ne kadar Federal Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, Ukrayna’nın NATO’ya üye yapılmasına karşı olduklarını ve Rusya ilişkileri daha fazla germe niyetinde olmadıklarını söylese de hem partisinden hem de hükümet ortağı CDU/CSU’dan karşı açıklamalar çok daha ağırlık kazanmış bulunuyor. SPD Dışpolitika Sözcüsü Rainer Arnold, Der Spiegel dergisine yaptığı açıklamada Alman askeri politikasının stratejik olarak yeniden düzenlenmesi gerektiğini ifade etti. Bunun başında da tank birliklerinin güçlendirilmesini, savaş hazırlıklarının hızlandırılmasını, Avrupa ile birlikte insansız hava araçları projesinin sonuçlandırılmasını talep etti. Federal Savunma Bakanı Ursula von der Leyen de daha önce yaptığı açıklamada, NATO’nun Rusya sınırına kadar etkili görevler üstlenmesi çağrısında bulunmuştu.

SAVAŞA VE SAVAŞ TEHDİTLERİNE KARŞI MÜCADELE

Hem NATO hem de Federal Hükümet’in yetkilileri tarafından yapılan açıklamalar, Avrupa’nın yeniden savaş tehdidi ve gerilim sarmalı içerisine girdiğini gösteriyor. Bu sarmal içerisinde öncelikli olarak askeri harcamaların artacağı, silahlanmaya hız verileceği anlaşılıyor. Bu nedenle, zaten son yıllarda sosyal alanlarda yapılmaya başlanan kısıtlamalara hız verilecek ve bu gerilimin faturası ekonomik olarak halkın sırtına bindirilecek. Ayrıca siyasette militarist söylemler artacak, daha fazla gencin silah altına alınması gündeme getirilecek. Bütün bunlar, Paskalya başta olmak üzere, önümüzdeki dönem silahlanmaya ve savaşa karşı mücadelenin oldukça önemli olduğunu gösteriyor.

Paskalya’da yapılacak eylemlerle ilgili olarak ayrıntılı bilgi için: http://www.friedenskooperative.de/

 

2013: 1945’ten bu yana en savaşlı yıl

 

Heidelberg Uluslararası Çatışmaları Araştırma Enstitüsü tarafından hafta içinde yayınlanan “Çatışma Barometresi 2013” raporunda, dünyada geçtiğimiz yıl içinde yaşanan çatışmaların İkinci Dünya Savaşının bittiği 1945’ten bu yana en üst düzeye ulaştığını kamuoyuna duyuruldu. Bu nedenle “2013, 1945’ten bu yana en savaşlı yıl” oldu.
Raporu hazırlayan bilim insanları, geride bıraktığımız yıl içinde dünya genelinde toplam 414 çatışma tespit etmiş. 2012’de bu rakam 405 idi. Çatışmaların 45’i “yüksek şiddet içerikli”, 20’si de “savaş” olarak tanımlamış.
Savaşların 17’si Ortadoğu ve Sahara altı Afrika ülkelerinde cereyan ediyor. Sahara altı ülkelerdeki çatışmaların son bir kaç yıl içinde hızla arttığına dikkat çekiliyor.
Afganistan ve Suriye’nin yanı sıra Irak, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki çatışmalar da “savaş” kategorisine konulmuş. Yine Mısır da “savaş” grubu içerisinde yer almış. Raporda, Avrupa’da çatışmanın olduğu iki ülkeye dikkat çekiliyor. Biri şiddetin doruğa çıktığı Ukrayna, diğeri borç krizi içindeki Yunanistan.

Raporda Türkiye’deki gelişmelere de geniş bir şekilde yer verilmiş. Daha önceki raporlarda “Yüksek şiddet içerikli çatışma” diye tanımlanan devlet ile PKK arasındaki savaş, bu kez “Beklentilerin karşılanmadığı diyalog” süreci olarak nitelendirilmiş. Ve taleplerin yerine gelmemesi durumunda ülkedeki durumun yeniden “yüksek şiddet sürecine” girebileceğine işaret ediliyor.
Gezi direnişiyle birlikte yükselen toplumsal hareket ise “yeni çatışma” olarak nitelendirilmiş. Yani, Türkiye diyalog sürecine rağmen “çatışma ülkesi” olmaktan, tersine yeni çatışmalara sahne olmuştur.
Çatışma ve savaşların arttığı bir dünyada, doğal olarak silah satışlarında da rekor kırılıyor. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) verilerine göre, 2007-2012 yılları arasında dünya genelinde silah satışı, önceki beş yıla göre yüzde 24 arttı. En çok silah satan ülkelerin başında ABD (yüzde 30), Rusya (yüzde 24) ve Almanya (yüzde 9) geliyor.

Agnes Kamerichs (Köln Üniversitesi Sivil Sözleşme Çalışma Grubu Aktivisti):

Birlikte tarih yazmak için…

Barış güçleri dünya çapında Batı’nın Suriye’ye yönelik bir müdahalesini engellemek için pek çok şey yaptı. Bu nedenle aydınlatma çalışmasının ne kadar anlamlı olduğunu, örneğin Irak savaşı bizlere öğretti. “Batlı olmayan egemenlerin barbarlaştığı,  kitle imha silahlarına sahip oldukları ve bunlları kullandıkları” vb. propagandalarına artık kimse inanmıyor. Ukrayna’daki durumda dikkat değer olan bir başka konu da, medyada farklı bir propaganda yapılmasına rağmen, Alman halkının çoğunlunun, tek başına Putin’in agresif olarak damgalanmasına ve işbaşındaki hükümetin faşistlerle birlikte seçim yapılmadan devrilmesine karşı olmasıdır.

Halkın savaş politikalarına destek vermeyen bu eğilimini zayıflatmak için koalisyon hükümeti (SPD-CDU), bir yandan korku yaymakta bir yandan da babacan bir tavır takınarak, savaş politikalarını “insani” gerekçelerle açıklamaya çalışıyor.

Sivil ve dayanışmacı bir tarih yazma çabamızdan vazgeçirip hizaya sokmaya çalışan bu politikaya karşı bizlerin de sürekli daha fazla insanı aydınlatması, bilinçlendirmesi gerekiyor tabii ki.

 

Bernd Riexinger (Sol Parti Eşbaşkanı):

Barış ve silahsızlanma için

Bizim için savaş politikanın aracı değildir. 100 yıl önce 1. Dünya Savaşı’nın ve 75 yıl önce 2. Dünya Savaşı’nın yaşanmış olması karşısında Sol Parti’nin tutumu tartışmasızdır. Kırım üzerinde süren çatışmaya baktığımızda da militarist söylemlere ‘hayır’ diyoruz. Büyük Koalisyon’un dış politikadaki son planları, Federal ordunun müdahele gücünün hızlı bir şekilde geliştirilmesini içeriyor. Bu nedenle Dışişleri Bakanı Steinmeier ile Savunma Bakanı von der Leyen yüksek sesle Cumhurbaşkanı Gauck’a destek veriyorlar. Sol Parti ise, Almanya’nın sorumluluğunun tam tersi olduğuna inanıyor: Çatışmaları alevlendirmek yerine önleyici tutum almalı; yurtdışına asker gönderilmemeli, silah satışı yasaklanmalı ve NATO dağıtılmalıdır. Nükleer ve konvansiyonel alanlarda silahsızlanma, dayanışmacı bir dünya düzeni barışçıl bir dünyanın adımlarıdır. Bu nedenle biz Paskalya’da ülke genelinde barış hareketiyle birlikte sokaklarda ve meydanlarda olacağız.

 

Federal Barış Konseyi Başkanı Peter Strutunski:

Savaş tehditlerine, savaşa, açlığa ve baskıya karşı Paskalya Yürüyüşleri’ne

Paskalya Yürüyüşleri’ne baktığımızda 55 yıllık tarihine geri dönmemiz gerekiyor. Bu gösteriler başladığında tehlikeli gerilimlerin olduğu yıllar, Küba Krizi vb. gelişmelerin doruk noktaya ulaştığı 1960’ların sonu, 1970’li yılların başındaki Vietnam Savaşı ve 1980’li yıllarda Avrupa’ya nükleer silahların konuşlandırılma tehdidinin olduğu zamanlardı.

Gerçi günümüzde de barış hareketinin bir çok önemli konusu yok değil. Bunlardan bazıları şöyle:

–     Çin ya da Rusya’nın dışlanmaya devam etmesi,

–     Dünya çapında silah ticaretinin artarak devam ediyor olması. Almanya en çok silah satan ülkeler sıralamasında 3,

–     Ordunun, kiralık katil gibi silahlandırılarak, uzaktan kumandayla ve öldürücü görevlerle dünyanın her tarafına gönderilmesi,

–     Önemli enerji kaynaklarını güvence altına almak üzere silahlı çatışmaların artması,

–     Büyük güçler tarafından uluslararası hukukun ihlalindeki artış,

En son Ukrayna üzerinde süren çatışma da barış hareketi tarafından ele alınıyor. Bize göre burada olan Rusya ve Kırım sorunu az bir yer tutuyor, asıl önemli olan Batı’nın Ukrayna üzerindeki etkisini artırarak Rusya’nın etki alanını sınırlayıp, AB ve NATO’ya bağlamak istemesidir.

Bu arada Ukrayna çatışmasının gölgesinde Türkiye hükümeti sendikalara, muhalif aydınlara, Kürt demokratlarına ve Suriye’ye yönelik müdahale politikasını güçlendirdi. Türkiye, NATO üyesi olması nedeniyle Batı’nın dostluğunun tadını çıkarıyor.
Barış hareketi dünyanın bütün bu sorunlarını çözemez. Ancak çok uluslu tekellerin ve emperyalist devletlerin savaş tehlikesi, artan açlık, baskı ve sömürü konusunda insanları aydınlatabilir.