Adil bir iş günü karşılığında adil bir ücret

Friedrich Engels*

Bu, son 50 yıl boyunca, İngiliz işçi hareketinin sloganı oldu. Bu sloganın, örgütler arası güçbirliğini yasaklayan, sendikaların gelişmelerini önleyen yüzkarası yasanın kaldırılması sırasında, büyük hizmetleri oldu. İngiliz işçileri, Avrupa emekçi sınıflarının başını çektiği zaman, şanlı çartist hareketi döneminde daha da büyük hizmetler gördü. Ama tarih hızla ilerliyor. Ve 50 yıl, hatta 30 yıl önce istenen ve yararlı olan şeyler, şimdi değişti ve yararlanılamaz hale geldiler. Eski ve saygıdeğer savaş narası da bunlardan biri değil mi?

Adil bir işgünü karşılığında adil bir ücret mi? Peki adil bir ücret nedir, adil bir işgünü nedir? Toplumun gelişmesine hükmeden yasalara, bunlar nasıl koşullanır? Bu soruya bir yanıt alabilmemiz için, ne ahlak ya da adalet bilimine, ne de herhangi bir “insanlık”, adalet ve hatta iyilikseverlik duygusuna başvuracak değiliz. Yasal yönden ahlaki ve hatta adil olan şey, toplumsal açıdan neyin adil olduğunu ya da neyin adil olmadığını, ancak üretimin maddi olgularının yargısına dayanan bir bilim, ancak ekonomi politik ortaya koyabilir.

Öyleyse, ekonomi politiğe göre, adil bir ücret nedir, adil bir işgünü nedir? Kısaca, serbest pazarda, üstenci ile işçi arasındaki rekabetin koşullandırdığı biçimde, ücret düzeyi ve bir günlük emeğin yeğinliğinin süresidir. Peki, bu tarzda belirlenen nedir?

Adil bir ücret, normal durumlarda, işçinin kendi ortamının ve ülkesinin koşullarına uygun olarak, kendisine çalışma ve yeniden üreme olanağı sağlayacak araçları edinmesi için gereksindiği para tutarıdır. Gerçek ücret, sanayideki çalkantılar sebebiyle, bazen bu ortalamanın altında, bazen da üstündedir.

Adil bir işgünü, işçinin bütün emek-gücünün, ertesi gün aynı emek miktarını veremeyecek hale gelmemek üzere, her gün gerçekten sağladığı emek-süresi ve çabasıdır.

Sürekli olarak meydana gelen bu çevrim şöyle betimlenebilir: İşçi, bütün emek-gücünü, yani bu işi sürekli bir biçimde yapabilecek durumda kalmak üzere sağlayabileceği kadarını kapitaliste verir. Bunun karşılığında, kapitalistten her gün aynı işi yeniden yapabilmesi için kendisine gerekli olduğu kadar -fazla değil- geçim aracı kalır. Eşsiz bir adillik!

Ama işe daha yakından bakalım. Mademki iktisat öğretimlerine göre, ücret ve emeği rekabet koşullandırıyor, adil olma, her iki yanın, bir iş sözleşmesi yaptıklarında eşit koşullarda ve aynı durumda olmalarını gerektirir gibi gelir insana. Ama iş böyle değildir. Eğer kapitalist işçi ile anlaşamazsa, bekleyebilir ve sermayesinden yiyerek yaşayabilir. İşçi ise bunu yapamaz. O, ancak ücretiyle yaşayabilir ve bu yüzdendir ki, en kötü koşullarda işi kabul etmesi gereklidir. Açlık korkunç bir şiddetle yakasına yapışır. Ama gene de burjuva sınıfın iktisatçıları bunun adilliğin doruğu olduğunu iddia ederler.

Ama bu da, gene saçmalıktan başka bir şey değildir. Yeni işyerlerinde mekanik kuvvetin ve makinelerin kullanılması, eski işyerlerinde makinelerin yaygınlaşması ve yetkinleşmesi, sürekli olarak birçok insanı işlerinden etmektedir. Ve bu işten yoksun kalma, sanayinin, artan emek-gücünü yeniden hizmetine alabilmesi durumundan çok daha büyük bir hızla artmaktadır. Bu artan fazla emek-güçleri, sermayeye yedek bir sanayi ordusu sağlar. Pazar konjonktürü kötü olduğu zaman, işçi açlıktan kırılabilir, dilenebilir, çalabilir ve hatta “işevi”ne gidebilir. Yedek ordunun son erkeği, son kadını ve son çocuğu iş bulamadıkları sürece -ki, bu da kendi başına alabildiğine bir aşırı üretim dönemini varsayar- rekabet, ücretleri sıkıştırıp durur, bir yandan da emeğe karşı savaşımında sermayenin iktidarı, yedek ordusunun varlığıyla büsbütün güçlenir. Sermaye ile rekabetinde işçi, yalnızca açlığa itilmez, bir de ayağına sımsıkı perçinlenmiş bir prangayı sürüklemek zorundadır. Ve bu da, kapitalist ekonomiye göre adillik denen şeydir.

Şimdi de sermayenin bu “adil” ücretleri ne ile ödediğini araştıralım. Elbette ki, sermaye ile. Ama sermaye hiçbir değer üretmez. Toprak dışında biricik servet kaynağı emektir. Sermaye, birikmiş emeğin meyvesinden başka bir şey değildir. Bundan, işçilerin ücretlerinin emekle ödendikleri sonucu çıkar; işçi bizzat kendi emeğinin meyveleriyle ödüllendirilir. Yürürlükte olan adillik anlayışına göre, işçinin ücreti, işçinin emeğinin meyvelerinin tümünden meydana gelmeliydi. Ama bu, ekonomi politiğe göre, adil bir şey olmazdı. Tersine, işçinin emeğinin meyvelerine kapitalist tarafından el konulmuştur ve işçi, ancak gerekli geçim araçlarını alır. Ve tamamıyla “adil” olan bu rekabetin ereği, çalışanların ürünlerinin çalışmayanların ellerinde toplanıp birikmesi ve bu ellerde, böylece biriken serveti üretmiş olanların tümünün omuzlarına kölelik zincirlerini yüklemenin en güçlü aracı haline gelmesidir: adil bir emek karşılığında, adil bir ücret.

Yukarıda söylediklerimizden, açıkça ortaya çıkar ki, eski slogan, zamanında, yararlı olmuştur. Ama şimdi artık hiçbir hizmette bulunamaz. Öyleyse işçiler eski savaş naralarını gömsünler ve yerine daha iyisini, yani: “Üretim araçlarının: hammaddelerin, fabrikaların ve makinelerin emekçi halkın eline geçmesi!” sloganını koysunlar.

 

* Bu makale 1880 yılında, Londra’da, The Labour Standard’da yayınlanmıştır.