Selma Gürkan: HDP ittifak partisi olmalıdır

 

Seçim sonuçları ve siyasal gelişmeleri değerlendirdiği genel yönetim kurulu toplantı sonuçlarını geçtiğimiz hafta kamuoyu ile paylaşan EMEP’in, BDP’nin  HDP’ye katılımına ilişkin yaptığı analizler, HDP bileşenleri ve sol kamuoyunda tartışma yarattı. Açıklamada yer alan “BDP’nin HDP’ye katılarak HDP’yi bir ‘kitle partisi olarak yeniden biçimlendirmek’ üzerine yoğunlaştırdığı bir sürecin içine girmiştir. Partimiz bunun doğru olmadığını vurgulamaktadır” ifadesi, ağırlıkla “EMEP, HDP’den ayrılıyor” şeklinde yorumlandı.
EMEP, BDP’nin HDP’ye katılımını neden doğru bulmuyor? “HDP darlaşır” uyarısıyla ne kastediyor? EMEP, HDP’den ayrılacak mı? EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan yanıtladı.

Önce sıcak tartışmadan başlayalım; HDP’den ayrılıyor musunuz?
Sorunu ayrılma/ kalma gibi dar bir alana hapsederek tartışmak doğru değil. Açıklamamızda şunu söylüyoruz: HDP, HDK zemininde bir araya gelmiş emek ve demokrasi güçlerinin ittifak partisidir. Türkiye’deki mevcut Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası, seçim zemininde başka türlü bir ittifaka imkan tanımadığı için HDP ortak seçim partisi olarak gündeme geldi. Özgünlüğü buradadır. Bu özgünlüğü kaybettiği an klasik bir parti formuna bürünür ki itirazımız bunadır. İçine girilen bir süreç var ve biz bir bileşen olarak düşüncelerimizi söylüyoruz. Yalnızca buna bakarak  “Emek Partisi HDP’den ayrılıyor” sonucu çıkarmak doğru değil.

İtirazınızın temel noktası ne?
Biz soruna emek, demokrasi güçleri ve mevcut düzenden rahatsızlık duyan halk güçlerinin güç birliğinin nasıl sağlanacağı noktasından yaklaşıyoruz. Türkiye’nin temel demokrasi sorunları var ve biz buna bir çözüm üretmeliyiz. Geçmiş blok deneyimleri ve HDK bu ihtiyaca doğru temelde yanıt veren oluşumlardır. Bu tür oluşumlar herkesin farklılıklarını koruyarak ortak mücadele vermelerine imkan tanımaktadır. Bu birliği klasik bir parti formuna dönüştürmeye çalıştığınızda kaçınılmaz olarak tüzük ve program sorununa da bir yanıt vermelisiniz. O zaman da herkes ideolojik, siyasal referansları öncelik almaya kalkacak ki asıl ayrıştırıcı olan bu olacaktır.
ÖDP deneyimi ve yarım kalan çatı partisi girişimi bu noktada yeterince ipucu vermektedir. Biz cephe ve ittifak tarzı örgütlenmelere evet diyoruz- ki bunun için asgari demokratik müştereklerde anlaşmak yeterlidir-  ortak bir parti fikrini doğru bulmuyoruz.
Eleştirimiz, eğer bu yönelişle HDP siyasi partiler koalisyonuna ya da sol yapılar koalisyonuna dönüşen bir örgütlenme olursa, Türkiye’nin temel demokrasi sorunlarına cevap olacak bir örgüt olamayacağına dairdir.

Biraz daha somutlaştırmak için şöyle soralım; BDP’nin HDP’ye katılmasının nasıl bir sakıncası var?
Mesele yalnızca BDP ile ilgili değildir. EMEP, SDP, ESP, kim olursa olsun durum değişmez. Sorun HDP’nin nasıl bir parti olması noktasında düğümlenmektedir. İttifak örgütü mü, kitle partisi mi? Öngörülen HDP üye kaydedecektir. Zorunlu organlarını oluşturmak için değil, kitle partisi olduğu için. Bir an düşünelim: EMEP devrimci bir işçi partisidir. Sınıf mücadelesi içinde EMEP’i tanıyan ve onunla birleşmek isteyen işçiye EMEP “Git HDP’ye katıl, üye ol” mu diyecektir? Bu durum bütün bileşenler açısından geçerlidir. Ayrıca, HDK- HDP yalnızca siyasi parti ve örgütlerden ibaret değildir. Sanatçılar, aydınlar, çevre ve inanç grupları, kadın örgütlenmeleri, LGBTİ bireyler gibi oldukça geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Bu kesimler klasik bir partiye dönüşecek bir HDP’de yer almayı sürdürecekler midir? Darlaşır derken kastettiğimiz budur.
HDP bileşenleri olarak yaptığımız ortak toplantılarda düşüncelerimizi birbirimize anlatmaya çalışıyoruz, verimli bir tartışma yürütülüyor. Sonuçta BDP, sıradan bir birleşmeyi düşündüğünü söylemiyor. Ya da öyle bir planı olmadığını söylüyor.

Özgür Gündem gazetesi yazarlarından Hüseyin Ali, Kürtler arasında da BDP’nin HDP’ye katılımının Kürt kimliğini eriteceği kaygısıyla karşı çıkışlar olduğunu, Türkiye solunun da Kürt demokratik hareketi içinde erime saikiyle katılıma karşı çıktığını belirterek, “İkisi de yanlıştır” diyor. Siz Türkiye solunun bu yapı için de eriyeceği endişesiyle mi “Doğru olmaz” diyorsunuz?
Emek Partisi, „HDP içinde erir“ kaygısıyla buna itiraz etmiyor. Aynı şekilde, “Kürt hareketi sol yapılar içinde erir” kaygısı da bizim itiraz noktamız değil. Bu, sorunu basitçe ele almak olur. Biz, Kürt demokratik hareketiyle Türkiye’nin emek, demokrasi ve ilerici güçlerinin mücadele ortaklığının hangi zeminde sağlanabileceğiyle ilgiliyiz. Öteden beri BDP de dahil olmak üzere, Kürt demokratik hareketinin legal alanda örgütlenmiş partileri “Türkiyelileşemedi” eleştirilerine muhatap oldu. Bunun gerekli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu, ancak bir an için BDP’nin HDP’ye katılarak “Türkiyelileşme” sorununa çözüm ürettiğini varsaysak bile, bu durum Kürt demokratik hareketiyle Türkiye’nin  emek, demokrasi ve ilerici güçlerinin -dikkat edilsin sol, sosyalist parti ve örgütleriyle demiyoruz- birleştiği sonucunu doğurmaz, birleşme ihtiyacı ortadan kalkmaz. “İçinde erime” meselesine gelince; her türlü ortak çalışmada güçlerden birinin diğerlerini domine etme ihtimali vardır. Bu bizim savunduğumuz biçimdeki bir HDK- HDP çalışması içinde geçerli bir durumdur. Ancak buradan hareketle ittifaklara ve ortak çalışmaya karşı çıkılamaz. HDP bileşenleriyle yan yana gelişte EMEP için bir problem yoktur.
CUMHURBAŞKANLIĞINDA ORTAK ADAY

Seçimden hemen sonra cumhurbaşkanlığı seçimi siyaset gündeminin temel tartışma konusu oldu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde EMEP’in tavrı ne olacak?
Biz EMEP olarak HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerine 30 Mart yerel seçimlerinde çeşitli sebeplerle birleşemediği güçlerle de birleşerek, ortak bir adayla gitmesini savunuyoruz. Ülkenin temel demokrasi sorunlarını, halkın ekonomik, sosyal sorunlarını merkezine alan ve bütün bunlara ilişkin kendi çözüm önerilerini net biçimde ortaya koyan bir seçim faaliyeti örgütlemeliyiz. İkinci tur için de tabii ki, gelişmelere göre, boykot da dahil pek çok seçeneği yeniden tartışmamız gerekecek.

AKP’NİN “BİZ OLMAZSAK SÜREÇ BİTER” YAKLAŞIMI KABUL EDİLEMEZ
Çözüm sürecinin kalıcı bir barışa evrilmesi için dile getirilen taleplerin başında sürecin yasal dayanaklarına kavuşturulması geliyor ancak Erdoğan, “Böyle bir şey söz konusu olmaz” dedi. Gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz, çözüm süreci nereye gidiyor?
Tabii her toplumsal alanda, her toplumsal sorunda olduğu gibi bunu da belirleyecek olan mücadele olacak. Sonuçta sadece görüşmelerle bu sürecin ilerlemeyeceğini, başarıya ulaşmayacağını biz de söylüyoruz, Kürt hareketi de ifade ediyor. AKP görüşmeleri MİT üzerinden yürütmek suretiyle istihbarata bağlanmış bir “çözüm”de ısrar ediyor. Biz de diyoruz ki istihbarata bağlanmış bir “çözüm” olmaz. Kürt hareketinin meşru temsilcileriyle muhataplık ilişkisi üzerinden müzakere aşamasına geçilmelidir. Bunun için gerekli yasal alt yapı vakit geçirmeden sağlanmalıdır. Kürt halkının talepleri ortadadır. Hükümet hiç eğip, bükmeden bu talepler karşısında tutumunu net olarak ortaya koymalıdır. Seçimleri sağ selamet atlatabilmek için oyalama taktiklerine girmek –ki hükümetin yaptığı budur- sorunu daha da ağırlaştıracak sonuçlara kapı açmaktır. Bir diğer husus hükümetin görüşme ve çözüm sürecini tümüyle kendine mal etme tutumudur. Bu doğru değildir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi bu süreci ortaya çıkaran belirleyici etkendir. Dolayısıyla AKP hükümetinin “biz olmazsak süreç biter” diyerek hemen her talep karşısında bunu bir “demokles kılıcı” gibi Kürtlerin başı üzerinde sallaması kabul edilemezdir. Hükümetin kim olacağından bağımsız olarak Kürt sorununun demokratik halkçı bir çözüme kavuşması için süreç ilerleyecektir.

TAKSİM İŞÇİ SINIFININDIR, BU HAKKIN TESLİM EDİLMESİ GEREKİYOR
1 Mayıs son yıllarda, İstanbul merkezli alan tartışması üzerinden gündem oluyor. Taksim neden bu kadar önemli ve Taksim ısrarıyla, “alan fetişizmi” yapmış olmuyor musunuz?
Hayır. Daha önce biliyorsunuz bu eleştiriden kaynaklı 1 Mayıs’ı Türk-İş’le Kadıköy’de de kutladık. Ancak son yıllarda Hükümet cephesinde Taksim’i bir mevzi olarak görme ve bu mevziyi işçilere, emekçilere, halka vermeme tutumu var. Gezi’den bu yana düşünün, Taksim için yapılan beş on kişilik eylemlere bile tahammül edemiyorlar. Bu nasıl bir zihniyet ki, koskoca bir park, meydan kapatılıyor? Hükümetin bu yaklaşımı karşısında bir tutum almak gerekiyor. Taksim işçi sınıfınındır, İstanbul halkınındır. Bu hakkın teslim edilmesi gerekiyor, bizim de bu dönem için söylediğimiz şey budur. Yoksa tabii ki 1 Mayıs’ı bir alana sıkıştırma işi bizim açımızdan doğru değildir. Aynı şekilde ülke çapında tek merkezde kutlanması da doğru değildir.
İl merkezlerinde büyük gösterilerin yapılması, sınıfın birliğini aynı alanda çeşitli sendika üyelerinin, farklı kimliklerin, farklı inançlara sahip emekçilerin bir araya gelmesi ve 1 Mayıs’ı kutlaması önemlidir. Ancak sanayi havzalarında, mahallerde yani yerele dayanan kutlamalarla güçlendirilmiş merkezi kutlamaların yararlı olacağını düşünüyoruz, çağrımız da bu yöndedir.
Taksim’e giremeyen ve dağılan bir 1 Mayıs değil, İstanbul’un her yerini 1 Mayıs alanına çeviren bir yaklaşım. Hükümetin ablukası dağıtılacaksa buradan dağıtılacak.

Serpil İLGÜN