Bu okulda güzel şeyler oluyor…

Bu okulda güzel şeyler oluyor…

Rapsodi Müzik Okulu’ndayız. Akın Demircioğlu Rapsodi Müzik Grubu’nun çalışma yaptığı saatte davet etti bizi, çünkü önümüzdeki ay yapılacak konser için hazırlıkları var. Müzik grubunun çalışmalarını izlerken epey keyif aldık, dikkatimizi çeken grupta çok dillilik ve çok sesli müzik denemelerinin oldukça iyi olması.

Üç yıl önce önce çalışmalarına başladığında bugünlerin sinyalini veriyordu sanki, Mannheim gibi bir kente böylesi bir çalışmanın hayat bulması herşeyden önce körüklenmeye çalışılan önyargıların panzehiri gibi sanki.  Çalışmadan edindiğimiz izlenim son derece rahat ve keyifli bir ortam olması, en önemlisi bütün dillere ve kültürlere açık ve gittikçe gelişen bir okul Rapsodi Müzik Okulu…

Müziklerinde her bölgenin etkisini, zenginliğini görmek mümkün.  Ortadoğu müziğinin bütün güzellikleri, Anadolu müziğinin gelişmeye açık gelenekselliği, Ermeni müziğinin hüznü, İran müziğinin mistik özellikleri, Kafkaslar’ın diriliği yansıyor.

Aslında “Rapsodi ne anlama geliyor?” sorusunu söyleşimizin sonunda sormuştuk, biz tersten başlamayı daha uygun bulduk, Akın Demircioğlu’na “Rapsodi ne anlama geliyor?” diye sorduğumuzda, bu soruyla çok sık karşılaştığını söyleyerek anlatmaya başladı. 90’li yıllarda ‚Ağustosta Rapsodi‘ filmini izlediğinde filmden etkilenir. Film, Hiroşima’ya atılan atom bombası sonrasında bombanın yarattığı tahribatı dramatik bir şekilde anlatır.  O zamanlar Rapsodi sözcüğünün kulağına hoş geldiğini ve araştırınca bir müzik terimi olduğunu görür, Yunan mitolojisinde Homeros’un şiirlerinin bestelerine Rapsodi denildiğini ve daha sonra Yunan Rapsodileri olarak bugüne geldiğini, sonrasında ise İspanyol Rapsodileri’nin oluştuğunu öğrenir. ‚Rapsodi anlam olarak her halkın kendi müziğini kuralsız icra ediyor olması.‘ diyor Akın Demircioğlu. Yani müziğin kuralsız bir biçimde enstrüman ile icra edilmesi. ‚Bizde çok tanıdık bir sözcük değil ama bizim türkülerimiz de Rapsodidir aslında.Yani okulun adı bu anlama geliyor…‘

Söz Akın Demircioğlu’nda:

“Okulumuz 3.yılını doldurdu, kurulduğumuzda çok az öğrenciyle eğitime başladık, şu an bizden birebir ders alan öğrenci sayısı 150 kişi. 7 yaşından 70 yaşına kadar öğrenci gruplarımız var. Şimdilik gitar, piyano ve bağlama derslerimiz var, burada en yoğun talep bağlama öğrenmeye yönelik ilgi. Ses eğitimi ve şan dersleri veren öğretmenimiz var. Ayrıca tiyatro çalışmamız var, tiyatro çalışmalarımızı ayrı bir dernek kurarak başlattık. MAST yani Mannheim Sanat Tiyatrosu, dernek olmasına rağmen okulumuz bünyesinde çalışmalarını sürdürüyor.

Okulu kurarken belli ideallerimiz vardı, öncelikle yeterli sayıda öğrenciye ulaşmak ve insanların yaşamlarında eksik olan şeyleri belirleyip onların bu alanlara yönelmesini, çocuklarını teşvik etmesini ve sevinçlerini, kederlerini kendi kendi kültürleriyle yansıtabilecekleri bir ortamı sağlamaktı. Henüz tam olarak istediğimiz hedefe ulaşabilmiş değiliz ama epey mesafe katettik.

Öğrencilerimizin büyük çoğunluğu işçi emekçi çocukları ve göçmen kökenliler. Kimisi burada doğup büyümüş, kimisi Anadolu’nun çeşitli yerlerinden değişik nedenlerle ve farklı kültür ve renkleriyle buralara gelmiş yaşam kavgası veriyorlar, hatta komşu ülkelerden de çalışmalara katılan öğrencilerimiz var.

Haftanın her günü her odada ve sınıfta farklı müzik çalışmalarımız oluyor.Mesela bir piyano dersinde, Beethoven, Mozart, Bach ve bununla birlikte Türkiye’den Fazıl Say’ın eserlerini de icra ediyoruz.Yine Gitar dersinde Latin ezgileri, bizim yöresel ezgilerimiz öğretiliyor. Bağlama dersinde Türkiye’nin bütün kültürel zenginliklerini öğretmeye çalışıyoruz.

Bu konuda da olumlu anlamda epey ilerledik çünkü buraya ilk geldiklerinde kendi ana dilini  konuşamayan öğrencilerimiz bir süre sonra kendi ana dilleriyle şarkılar söyledikleri gibi diğer dillerde de şarkılar söylüyorlar. Aileler çocuklarının bu gelişiminden memnun.

Bizim halk müziğimizde insana doğaya ve hayvana çok büyük saygı var, yoksa yüzyıllardan bu günlere taşınmazdı bu ezgiler. Aşık Veysel’in doğa sevgisi, Pir Sultan’ın başkaldırısı, Köroğlu’nun Bolu beyine isyanı, Karacaoğlan’ın aşkı ya da bozlaklar, gazeller veya zeybeklerde bunları görüp yaşayabiliriz.”

 

Siz daha önce Alevi Kültür Merkezi’nde uzun süre müzik öğretmenliği yaptınız, çok sayıda öğrenciniz oldu ve yine burada da daha farklı ve geniş bir kesime hitap ederek çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Böylesi çalışmaların göçmenler için önemli yanları nedir? Mesela Entegrasyon sözcüğü dillerden düşmez; böylesi kültürel faaliyetler yerli toplumla birlikte yaşamanın önünde engel mi?

Böyle bir çalışma uyuma engel olmaz aksine daha da faydalı olur diye düşünüyorum, çünkü bu çalışma kendi içerisinde kısır bir çalışma olarak kalmıyor ve diğer toplumlara ve kültürlere açık bir çalışma. Önceki çalışma yaptığım yerlerde de farklı düşünmüyordum ama sonuçta belli bir çizgide kalmak zorundasınız. Bir şekilde burada öyle değil, buraya gelen öğrenci profiline baktığımızda farkı görüyoruz. Mesela on kişilik bir sınıfta en az dört değişik kültürden öğrencilerin bir arada olduğunu görebilirsiniz burada. Onların ortak bir noktası var o da müzik, biz de o ortak noktadan yola çıkarak ulaşıyoruz onlara. İnsanlar farklılıklarla buluşmaya açık aslında. Bir Karadenizli Diyarbakır türküsünü söyleyebiliyor, bir İzmirli Kürtçe şarkı söyleyebiliyor ya da bir Mardin’li Ege türküsünü severek söylüyor ve hoşumuza gidiyor bu durum.

Geçtiğimiz dönem “7 dil 7 kültür” adlı bir çalışma yaptık yedi dilde şarkılar söyledik, farklı dillerde şarkılar söylemek, söyletmek çok güzel bir duygu.

Burada öğrencilerimizin çoğu göçmen kökenli, özellikle son kuşak gençler burada doğup büyüyen ama bir türlü kendi olamayan iki kültür arasında sıkışıp kalmış gençlik. Bu kuşak çocuğunu nasıl yetiştireceğini bilmiyor tam da burada bizlere ve bizim gibi çalışma yürüten sosyal kurumlara ve kuruluşlara ihtiyaç var. Yeni kuşak buralı ama geldiği yerin kültürünü de unutmak istemiyor ve geliştirmek istiyor bu anlamda önyargıları körüklemeyen doğru adreslere ihtiyaç var. Anne baba her zaman yeterli olmayabiliyor, eğitimcilerin bu süreçte önemli rolü var.

Ailelerin bizleri tercih etmesinin nedeni, bizlerin burada çocuklara yaklaşımımız ve yaptıkları işi severek isteyerek yapıyor olmaları. Yani ilk önce çocukları yaptıkları şeyi sevmeye teşvik ediyoruz, yoksa bu dili bilmeyen ve bu kültüre uzak çocuklara bunu anlatmak ve öğretmek çok zor.

Akın Demircioğlu söyleşimizi bitirirken Anadolu insanının müzik anlamında yetenekli olduğuna inandığını ve bu yetenekleri ortaya çıkartmak için gayret ettiğini söylüyor.

Ayda bir öğrencilerle yapılan dinletiler ilerleyen süreçte değişik ülke müziklerinin icrasıyla devam edeceğe benziyor, aylık dinletilere ilgi yoğun . Ve küçük bir ayrıntı gibi görünse de Mannheim’da yapılan bir müzik yarışmasına yedi öğrenci ve bir müzik gurubuyla katılıyor ve giden öğrencilerin tamamı kendi kategorilerinde birinci oluyor ve aynı şekilde müzik grubu da birincilik ödülünü alıyor. Bunların kendilerini onurlandırdığını söylüyor Akın Demircioğlu.

Bu sene yapacakları en önemli projelerinin ise sokak müziği yapmak olduğunu  söylüyor. Bunun için gerekli izinler ve hazırlıklar tamamlanmış, ayda bir cumartesileri Mannheim şehir merkezinde sokak müziği yapılacak, yine Mayıs ayında yapacakları konser için hazırlıklar var. 100 öğrenciyle dört aydır hazırlanıyorlarmış konsere . 70’e yakın öğrenci aynı anda bağlamayla eşlik edecekmiş…

Son olarak gazetemiz aracılığıyla söylemek istediğiniz mesajınız var mı?

Yeni Hayat , Hayat TV ve Evrensel Kültür dergisi ilgiyle takip ettiğim yayın organları. Ben, insanların  günlük yaşama Yeni Hayat’ın baktığı yerden bakmalarını ve görmelerini isterim ve geniş emekçi kitlelerinin takip etmesini dilerim.

Kendimden yola çıkarak bu sonuca vardığım için böylesi çalışmaların her şehirde her kasabada olmasını isterim, çünkü insanlar kendilerine bahşedileni değil de kendi istediklerini tercih ederlerse daha mutlu olurlar diye düşünüyorum ve insanların kendilerine vakit ayırmalarını, okumaya kültür ve sanata zaman ayırmalarını öneririm. Sanatın hangi dalı olursa olsun farketmez.

Bizler de bol rapsodili ve Hiroşimaların yaşanmayacağı güzel bir dünya diliyoruz…

 

 

 

SORUNLARIN FARKINDALAR

Peki öğrencilerin yaşadıkları ülkenin sorunlarına karşı tutumları nasıl, mesela gittikçe artan işsizlik ve beraberinde gelen yoksullaşma ve diğer sorunlarla ilgili düşüncelerini paylaşırlar mı sizinle?

Meslek yapma, abitur, üniversiteye gitme gibi konular daha fazla konuşuluyor.  Hangi mesleği yaparlarsa ekonomik sıkıntıya düşmeyeceklerini daha çok konuşuyorlar, çünkü şimdiye kadar en ağır işlerde çalışan büyüklerini görmüşler, sıkıntılarına zorluklarına şahit olmuşlar. Dört vardiya çalışan babalarını göremiyor ve yeterince vakit geçirememiş olmalarının nedeninin ekonomik sıkıntıdan olduğunu çok iyi biliyorlar. Bundan dolayı daha düzgün bir meslek, daha düzenli bir yaşam ve beraberinde ekonomik sıkıntısı olmayan bir gelecek istiyorlar. Büyükleri en ağır işlerde çalışıp en az ücreti almış, böyle olsun istemiyorlar artık. Kadın ve erkeğin eşit olmadığını, işçilerin emekçilerin gittikçe yoksullaştığını görüyorlar. Bütün olan bitenin farkındalar aslında.

 

Yeni kuşak ‚artık buralıyım‘ diyebiliyor mu?

Türkiye’yi tatilden tatile görüyorlar. Gençler benim gördüklerim tanıdıklarım buralı hissediyorlar kendilerini ve çok yabancılar Türkiye’ye. Dört beş yıl önce Türkiye’ye geri dönüş eğiliminde olan gençler de vardı, o dönem gidip de geri dönen epey fazla oldu. Son dönmelerdeki yaşanan çalkantılardan sonra geri dönüşler daha da fazlalaştı sanki. Bu insanlar buralı hissediyorlar kendilerini. Fakat burada olsalar bile çok çabuk milliyetçilik rüzgarına kapılıp galeyana gelebiliyorlar. Öyle ki neredeyse yaşadığı köye kadar uzanıyor ayrımcılık. Türkiye ya da başka bir ülkeye dönüp yaşamalarının zor olacağının farkındalar. Bir kaç kuşak sonra bana göre tamamen buralı olurlar. Tatil için bile Türkiye yerine başka ülkeleri tercih edenler çoğalmaya başladı artık.

Enver Enli