Erdoğan ziyareti, Türk-Alman ilişkileri ve sade vatandaş

490-315

 

Almanya’yı en çok ziyaret eden ve ziyaretleri en çok tartışılan siyasi lider unvanını elinde tutan Erdoğan’ın 24 Mayıs’ta yapacağı Köln ziyareti de siyaset dünyasında epey gürültüye neden oldu. Öyle ki, birçok politikacı ilk kez “seni istemiyoruz, ziyaretini iptal et, gelme!” diyecek kadar açık ve net mesajlar verdi. Tepkilerin bu denli bariz ve yaygın olması karşısında Alman hükümeti resmi bir açıklama yaparak, “Bizim için çok yakın ve önemli bir partner olan bir ülkenin Başbakanı Erdoğan memnuniyetle konuk edilecektir, ama yapacağı konuşmasında hassasiyetin hakim olmasını beklemekteyiz” demek durumunda kaldı.

ALMAN HÜKÜMETİ’NDEN ERDOĞAN’A ‘DİPLOMATİK AYAR’
İlk bakışta konuksever bir havayla Erdoğan’ı onore ediyormuş havası verse de, Alman hükümeti bu açıklamayla düpedüz diplomatik bir ayar çektiği mesajını vermiş oldu. Nitekim, bu diplomatik mesajın halk diline çevrilmiş hali, “senin yüzünden çıkarlarımız olan Türkiye’yi gözden çıkaracak değiliz ama sen de haddini bileceksin kardeşim“dir.
Yabancı bir hükümet başkanına “ülkeme gelmende sakınca yok ama..” şeklinde bir mesaj vermenin kendisi bile, siyasi ilişkilerde gelinen noktayı özetlemeye yetiyor aslında. Son aylarda iki ülkenin yöneticileri arasında zaman zaman sertleşen, sitem içeren açıklamaların ilişkileri gerdiği açık. Ancak ne siyasi bakımdan ölüm kalım savaşı veren, içerde ve dışarıda baskı gören Erdoğan ne de son açıklamalarında da vurguladıkları gibi Türkiye’yle ciddi ekonomik-siyasi hesapları bulunan Alman hükümetinin, bu gerginliği daha ileri taşımaya niyeti ve ihtiyacı vardır. Gerçi, Türkiye’de son bir yıldır yaşananlar, AKP ve Erdoğan’ı alabildiğine dengesizleştirmiş, pervasızlaştırmış ve siyasi paranoya içine sokup; Soma’da tekme-yumrukla acılı madenci yakınlarının üzerine yürüyecek kadar gözünü döndürmüş olsa da, AKP yönetimi ve Erdoğan, Osmanlı usulü kabadayılığın da bir sınırı olduğunu görmek zorunda olduğu bir dönemden geçmektedir.

TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİNDE GEÇİCİ DALGALANMA
Yani iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrini belirleyen devlet adamları arasındaki iletişim değil, ekonomik ve siyasi bakımdan olan ve olması arzulanan çıkarlar ve güç ilişkileridir. Birbirlerine bu açıdan duydukları muhtaçlığın derecesidir. Bu nedenle devlet adamları arasında yer yer sokak kavgası seviyesine düşse de, gerek Gauck gerek Erdoğan ziyaretleri ile soğuyan ve gerginleşen Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkinin çıkmaza sürüklenmesi, krize dönüşmesi mümkün görünmemektedir. Olsa olsa pek çok örneği olan geçici bir dalgalanma yaratabilir, daha çok da iki hükümetin iç politikada kullanacakları bir konu olabilir.
Ancak, Erdoğan ziyaretinin ve iki hükümet arasındaki bu dalgalanmanın yaratacağı asıl tahribat, iki ülkenin sade vatandaşı, işinde gücünde olan emekçileri üzerinde olacaktır, olmaktadır. Gauck’un Türkiye ziyareti sırasında haklı ya da haksızlığı bir yana, AKP ve Erdoğan’a demokrasi dersi vermeye kalkması ve Erdoğan’ın bunu seviyesizce iç politikada kullandığı bir fırsata çevirmeye çalışması da; Erdoğan’ın seçim kampanyasını Almanya’ya taşımak, “buradakiler benim vatandaşımdır, dilediğimi dilediğim gibi yaparım” pozlarına bürünmesi de sonuçta iki ülke vatandaşları arasındaki önyargıları arttıran, kutuplaşmayı körükleyen bir etki yaratmaktadır. Bu durum, özellikte Almanya’da aynı fabrikayı, aynı okulu, aynı sokağı paylaşan Türkiye kökenli göçmenlerle yerli emekçiler arasındaki ilişkiler açısından sıkıntı kaynağı olmaktadır.

KUTUPLAŞMADAN İKİ HÜKÜMET DE SORUMLUDUR
Yürütülen tartışma ve propagandalar nedeniyle bir taraf, “Hangi cüretle yabancı bir lider, üstelik bizim cumhurbaşkanımıza posta koymuş biri olarak gelip ülkemize karışıklık yaratır” tutumuna; diğer taraf ise “Nasıl olur da Türkiye’nin içişlerine karışırlar, başbakanının vatandaşıyla buluşmasını sınırlamak isterler“ tutumuna itilmektedir. Ortak sorunları, ortak çıkarları ve ortak hayatları olan insanların yöneticileri tarafından bu şekilde kutuplaştırılmasının sorumluluğu, her ne kadar Erdoğan’ın iyice dengesizleşen tavırları sözkonusu olsa dahi, iki ülke hükümetinin de omuzlarındadır ve asıl faturası da sade vatandaşa çıkmaktadır.
Erdoğan ve AKP yönetiminin Almanya’daki Türkiye kökenlilerin siyasi hamiliğine soyunması tartışma konusu oluyorsa, madalyonun diğer yüzünde, Almanya’daki hükümetlerin, yıllardır bu ülkede yaşayan bu insanları, buranın bir parçası olarak görmeyen ayrımcı-dışlayıcı politikaları bulunmaktadır. Çok somut olarak söylersek, çocuğu, torunu bu ülkede doğacak kadar uzun bir geçmişe sahip olan yüzbinlerce insana hala seçme ve seçilme hakkını tanımamakta direnen, Alman vatandaşlığına kabulde zorluklar çıkaran Alman hükümeti, seçim sandıklarının Almanya’ya getirilmesi konusunda Erdoğan’la geçen yıl anlaşmışsa, bundan hem Erdoğan hem de Merkel hükümeti sorumludur. Başka bir deyişle, 25 Mayıs’taki yerel seçimlerde ya da Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy hakkı tanımayıp, yaşadığı, çalıştığı, eğitim gördüğü bu ülkede siyasi hayata katılım hakkını ve ihtiyacını hiçe sayarsanız 24 Mayıs’ta Lanxess Arena’da Erdoğan’ın şovuna ve toplumu kutuplaştırma girişimine çanak tutmuşsunuz demektir.
Bu açıdan sorun kendi başına Erdoğan’ın sancılı bir ziyaret yapacak olması değildir; nitekim öyle ya da böyle bu ziyaret geçip gidecek ama 50 yıldır olduğu gibi Türkiye kökenli göçmenler fabrikalarda, okullarda, semtlerdeki hayatlarına devam edeceklerdir. Seçme seçilme hakkını yasaklayan, vatandaşlığa geçişi sınırlayan yasalarla baş başa bırakılmış olarak ve örneğin Münih’te hala arkası aydınlatılamayan bir biçimde devam eden NSU davasını kuşkulu gözlerle izlemeye mahkum edilmiş olarak!

Erdoğan’ın asıl korkusu

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli vatandaşlar açısından sorun sadece Erdoğan hükümetinin Merkel hükümetiyle ilişkilerinin nasıl bir seyir izlediği değildir. Erdoğan ve AKP yönetimi, Türkiye’de olduğu gibi Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli emekçilerle de “kavgalı” durumdadır! Erdoğan ve AKP yönetimi, Türkiye’de olduğu gibi buradaki Türkiyeli göçmen kitleyi de yeri geldiğinde Türk-Kürt, yeri geldiğinde Alevi-Sünnü, yeri geldiğinde Alevi-ateist Alevi ya da Müslüman-Hıristiyan diye bölüp kutuplaştırmakta, kendisini destekleyeni iyi vatandaş, eleştireni ise düşman sayan bir politika izlemektedir.
Elbette hala “iyi bir Müslüman”, “dava adamı” gibi gösterebildiği için, giderek azalıyor-eriyor olsa da bir kesim vatandaş arasında destek görebilmektedir ve Türkiye’ye göre, Almanya’da yaşayan Türkiyeliler arasında bunun ortalaması daha da yüksektir de. Ancak demokrasi, barış, özgürlük, emek gibi değerler üzerinde tepinerek ve din-vatan-millet gibi değerler üzerinden vatandaşları birbirine karşı kışkırtarak yürütegeldiği politikalar Erdoğan ve AKP yönetiminin iktidar gücünü tüketme noktasına taşımıştır. Gezi eylemlerinde çevre ve özgürlük için direnen yüzbinleri gaza kurşuna boğan, aleni hırsızlık-rüşvet-yolsuzluk batağında gezinen, dün din kardeşliği yaptığı cemaatle kurduğu çıkar kumpasını bile bozacak kadar iktidar hırsına sürüklenen, Kürt halkının istek ve haklarını siyasi manevra ve tehdit konusu gören; patronların çıkarlarını savunmak üzere, emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını kararttıkça karartan Erdoğan ve hükümetinin dinle imanla, insanlıkla, vatanseverlikle bir alakası olmadığı sadece Türkiye’de değil Avrupa’da yaşayan emekçiler arasında giderek daha fazla görülmekte, tepki toplamaktadır. Soma’daki insanlık dramına yaklaşım, olaydaki sorumluluğunun üzerine örtme, eleştiriler karşısında gazla, copla, yumrukla vatandaşa saldırmak ise tuzu biberi olmuştur.
Bu yüzden, “TOMA’ya değil Soma’ya yatırım yapsaydınız bu kadar insan ölmezdi“ diye haklı tepki gösterenler; savaş değil haklarımızı-özgürlüğümüzü istiyoruz diyen Kürtler; yıllardır yok sayılıp-aşağılanıp-baskılanan Aleviler 24 Mayıs’ta Erdoğan’a karşı bu tepkilerini dile getirmek için sokağa çıkacaklar. Sadece onlar değil, toplumun sürekli kutuplaştırılması, birbirine düşman edilmesi politikalarından rahatsız olanlar; “ben izin verdiğim kadar özgür olabilirsiniz, benim istediğim kadar hakkınız olabilir; ben istersen 10 bin, istersem 6 bin Euro askerlik bedeli alırım vb.” zihniyetinden bunalanlar; “hırsızlığı-yolsuzluğu-insanlar arasında fitne ve kışkırtıcılığı bize Müslümanlık diye yutturma“ diyen Müslümanlar; seçim kampanyalarınıza, kirli nutuklarınıza, hayatımızla-sorunlarımızla-gerçek dertlerimizle ilgisi olmayan propagandalarınıza bizi bulaştırmayın, biz işimizin-ekmeğimizin-çocuğumuzun geleceğinin derdindeyiz diyenler de 24 Mayıs ve onu izleyen günlerde Erdoğan’a tepkilerini göstereceklerdir.
Ve Erdoğan’ın asıl sorunu da bu tepkilere maruz kalmasıdır. Yoksa Merkel ya da Almanya’daki sağ-muhafazakar siyaset ve medya çevresinin burnu büyük-göçmenleri anlamaz tepkileri rahatsız etmek bir yana daha da memnun eder Erdoğan’ı. Ve zor bir dönemden geçtiği için yutkunarak da olsa kabul eder görünse de, Türkiye kökenlilere yönelik kullanacağı bir propaganda malzemesi olarak değerlendirmeye bakar. Ama başka bir ülkede „kendi vatandaşları“ tarafından, üstelik sadece „aşırı uç-terörist-ateist“ vatandaşlar değil Soma’ya yüreği sızlayan her vatandaşın da bu tepkiye ortak olabilecek olmasıdır Erdoğan’ın çekindiği ve onu hizaya sokacak olan!

Tonguç Karahan