Bizi birleştiren alınterimizdir!

isciler

“Böl-yönet” politikası, bütün dünyada iktidar sahiplerinin en çok başvurdukları siyasal yöntemlerden biri. Ve ülkeye, tarihe, koşullara ve siyasal çatışmanın düzeyine göre değişse de, bölünenler genellikle emekçiler olur.

Kimi zaman etnik kimlikler, kimi zaman dini farklılıklar, kimi zaman kadın-erkek, kimi zaman genç-yaşlı bölünmesi öne çıkar ve kutuplaşan, parçalanan halkı yönetmek-yönlendirmek kolay olur.

Son dönemlerde siyaseten “ölüm kalım” savaşı veren Türkiye başbakanı Erdoğan, “böl-yönet” politikasına o derece sarılmıştır ki, adeta kendi varoluşunu ve iktidarını neredeyse tek başına halkın bölünüp-kutuplaşması üzerine inşa etme çabasındadır.

Erdoğan’ın bu kutuplaştırma politikası Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlileri de yakından etkiliyor. Dönem dönem birini öne çıkarsa da, Erdoğan’ın siyaseten kaşıdığı konuları şöyle bir hatırlayacak olursak:

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerle Almanlara arasında; Türklerle Kürtler arasında; Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında; Türklerle Ermeniler arasında; Alevilerle Sünniler arasında; “İslam içindeki Aleviler”le “ateist Aleviler” arasında; “AKP’li Müslümanlar”la “Cemaatçi Müslümanlar” arasında…

Erdoğan bütün bu bölünmelerde hep “hakkı, haklıyı, İslam’ı, vatanı-milleti temsil eden” pozisyondadır; diğer taraf ise “millet dışı, vatan haini, din düşmanı, haksız” vb. olanı temsil etmektedir!

 

BÖLEN KİM, BÖLÜNEN KİM?

Peki kimler bölünmektedir? Ford’ta, Opel’de, VW’de, Thyssen’de aynı bantta çalışan işçiler; ya da Berlin’de, Köln’de, Münih’te, Hamburg’da aynı semti paylaşan, aynı okula giden emekçi insanlar ve onların aileleri…

Kimi Zonguldak, kimi Dersim, kimi Afyon, kimi Bingöl’den yıllar önce göçüp gelmiş ama hepsi Almanya’yı yurt edinerek, işini, ekmeğini, hayatını bu ülkede kazanan emekçiler ve onların burada doğup büyüyen çocukları…

Bölünen bu emekçiler, fabrikalarında, işyerlerinde Alman, Polonyalı, İtalyan ya da İspanyol kökenli emekçilerle aynı sınıfın üyeleri ve aynı kadere sahip olarak yaşamaktadırlar. Ve hangi etnik kökenden geldiklerinin, Alevi-Sünni veya Katolik- Protestan inanışına sahip olmalarının hiçbir önemi yoktur patron karşısında.

Politikacıların, devlet ve hükümetlerin kaşıdığı, kutuplaşma konusu yapmaya çalıştıkları bu farklılıkları onlar yaratmamışlardır; etnik ya da dini köken farklılıkları olsa dahi, onları birleştiren, emeğini satarak, alınteri dökerek geçimlerini sağlıyor oluşlarıdır. Dünyanın her yerinde “işçi sınıfı” ortak kimliği taşıdıkları, aynı kaderi paylaştıkları için kardeştirler. Hangi dine yakın oldukları, camiye mi, kiliseye mi yoksa cemevine mi gittikleri ise, ne Erdoğan’ı ne Merkel’i ilgilendirir.

Hal böyleyken, Erdoğan’ın Türk’ü Alman’dan, Sünni’yi Alevi’den, Müslüman’ı Hıristiyan’dan vb. daha değerli ilan eden, birini yüceltirken diğerini aşağılayıp yok sayan politikası, sadece Alevi, Kürt veya hedef yaptığı kesimlerden emekçileri değil, yüceltmiş gibi göründüğü Sünni-Müslüman kökenli emekçileri de aldatıp-sömürmenin bir aracıdır.

Yani, çatışma ve kutuplaşma, sanki dini ve milli değerler üzerindeymiş gibi gösterilmek istense ve buradan körüklense de, asıl bölünme, emekle sermaye arasında yaşanmaktadır. Bu gerçek, sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde geçerlidir. Ve Erdoğan da, bu bölünmede patronun, sermayenin, paranın yanında durmaktadır; emekçi ise onun için “ayak takımıdır”, en son örneği Soma’da görüldüğü gibi, “fıtratında ölmek olan işler”de çalışmaya mahkumdur”!

TÜRKİYE’DEKİ SİYASAL GELİŞMELER VE ALMANYALI EMEKÇİLER

Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün üzerinden yaklaşık yarım asır geçti. Bu uzun süreç bir yandan önemli değişimlere, yenilenmelere ama bir yandan da çelişkilere, „git-gel“lere sahne oldu. Bir yandan, “misafir işçilik” döneminin sona ererek, kalıcılaşma ve içinde yaşanan ülkenin-toplumun bir parçası olma süreci yaşanırken, aynı dönemde Türkiye ile olan ilişkiler, oradan kaynaklı etkilenmeler ve içinde yaşanan toplumla tam olarak kaynaşamamanın sancıları da süregeldi.

Yani bir yandan Türkiye’den buraya taşınan değerler, özellikler, alışkanlıklar varlığını sürdürürken, bir yandan da bu ülkede yaşamaktan kaynaklı bir değişim ve yenilenme söz konusu oldu.

Bir yanıyla doğal olan ve göç olayının yaşandığı birçok ülkede örnekleri görülen bu çelişkili süreç, hem Türk hem de Alman hükümetlerinin izlediği ayrımcı-kutuplaştırıcı politikalarla daha sancılı hale getirildi: Yaşam merkezi Almanya olmuş Türkiyeli işçi ve emekçilerin uyum sürecini; işte, okulda veya semtlerdeki hayatlarını zorlaştırdı.

Almanya hükümetlerinin göç gerçeğinden uzak, göçmenlerle yerli halk arasındaki kaynaşmayı teşvik etmek bir yana ayrımcı-dışlayıcı uygulamaları, Türkiye kökenli göçmenler arasında “sahipsizlik”, “dışlanmışlık” hissini arttıran bir rol oynadı. Diğer taraftan, dini ve milli değerleri politik malzeme yapan Türk hükümeti de son yıllarda, Avrupa’daki Türkiye kökenlilere yönelik olarak “sahipsiz değilsiniz”, “hükümetimiz sizin de koruyucunuz-kollayıcınızdır” mesajları vermeye özel bir gayret göstermesi, burada yaşayan Türkiye kökenlilerin bazı kesimleri üzerinde etki yarattı.

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadığı bu çelişkili süreç siyaset alanında yaşandı. Bir yandan farklı yelpazeden Türkiye’deki siyasi çevrelerin uzantıları tarafından Türkiye merkezli siyasi çalışmalar yapılır; Türkiye’deki siyasi gündem buraya taşınırken bir yandan da Almanya’daki siyasal hayata ilgi ve katılım konusunda gelişmeler yaşandı. 70’li, 80’li yıllarda Türkiye merkezli siyaset ağırlık taşırken, kalıcılaşmanın belirginleştiği 90’lı yıllardan itibaren ise Almanya merkezli siyaset giderek önem kazanmaya, ilgi görmeye başladı.

Doğal olan ve emekçilerin kendi sorunlarını çözebilmeleri açısından ihtiyaç olan da buydu. Çalışma, eğitim ve sosyal yaşamda, ekonomik-politik alanda kendini etkileyen gelişmelere müdahil olabilmesi için buradaki siyasal hayata ilgi göstermesi; sadece seçimlere katılıp oy vermenin de ötesinde sendikalardan öğrenci örgütlerine, veli derneklerinden semt inisiyatiflerine kadar yaşamın birçok alanında yerli halkla birlikte örgütlenmeye, kendi çıkarları için siyaset yapmaya yönelmesi gerekmekteydi.

Nitekim öyle de oldu. Öte yandan, gerek sağ-muhafazakar, gerekse de sol siyasi çevreler de politikalarını, çalışmalarını Türkiye kökenli göçmenlerin ilgi ve özelliklerindeki değişime uydurma ihtiyacı duydular.

Almanya’da yaşayan ve toplam sayısı 3 milyon dolayında olan Türkiye kökenli göçmenlerin yaklaşık yarısının Alman vatandaşlığına geçmiş olması da, Almanya’daki siyasi hayata katılım açısından önemli bir zemin oluştuğunu göstermekte.

Ancak bu durum sadece gelişmenin nereye doğru gittiği konusunda bir fikir vermektedir. Türkiye’deki siyasi gelişmelere ilginin zamanla azalmış ve daha da azalacak olması gerçeği; son yıllarda Türkiye’de yaşanan kimi siyasi gelişme ve olayların Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenlerin gündemine daha yoğun girmesi; burada da etkiler uyandırması gibi başka bir gerçekle iç içe geçmiş durumdadır. Almanya’da sadece son bir yılda bile, binlerce insanın Erdoğan’ı desteklemek veya protesto etmek için sokağa çıkmış olması dikkat çekicidir. Gezi olayları, 17 Aralık Yolsuzluk Operasyonu, Soma Katliamı, Alevi Sorunu, Kürt Sorunu gibi Türkiye’deki siyasetin sıcak konuları, ve bunlarla ilgili gelişmeler Almanya’daki Türkiye kökenliler arasında da geniş yankı yaratmıştır. Bütün bu gelişmeler karşısında buradaki vatandaşlar da, etkilendikleri siyasi partiler doğrultusunda daha yoğun olarak olan biteni izleyip, tepki vermektedirler. Elbette bunda, Türkiye’nin sıra dışı bir siyasi yoğunluk yaşıyor olması, sözkonusu olayların yakıcılığı kadar; AKP’den CHP’ye Alevi ve Kürt hareketinden çeşitli sol ve milliyetçi gruplara kadar Türkiye merkezli siyasi çevrelerin, Almanya ve Avrupa’daki Türkiye kökenli kitleye bu konular üzerinden seslenme çabalarını arttırmış olmaları da etkili olmaktadır. Ancak bunda asıl rol oynayan, burada yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin içinde yaşadıkları ülke ve toplumla kaynaşma açısından hala tamamlanmamış bir süreçten geçiyor olmasıdır.

Sonuçta ortaya, bu ülkedeki günlük yaşamları, sorun-ihtiyaç ve özlemleri üzerinde şekillenmeyen bir siyasi atmosferle yüzyüze kalma; ortak çıkar ve geleceğe sahip olduğu Türkiyeli veya Alman emekçilerle Türkiye’deki siyaset üzerinden ayrışma gibi bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Oysa siyasetin işlevi, emekçilerin kısa ve uzun vadeli çıkarlarıdır; ki, bu da yaşam merkezi olan bu ülkede hayat bulacaktır. Türkiye’deki işçi emekçi halkla ve ezilen kesimlerle dayanışma ise, elbette gözardı edilemez, ama buna alternatif olmayan başka bir ihtiyaçtır.

(Tonguç Karahan)