AB’ye Alman damgası

 

Avrupa Birliği (AB) üzerinde Almanya’nın egemenliği giderek perçinleniyor. Birliğin önemli kurumlarının başına Almanya’nın istediği siyasetçiler getirildi. Buna itiraz eden İngiltere ve Fransa gibi ülkeler şimdilik Almanya’ya fazla diş geçiremiyorlar.
“Euro Krizi” olarak adlandırılan Güney Avrupa ülkelerindeki “aşırı borç krizi”yle birlikte Almanya’nın AB içerisindeki etkisinin önceki döneme göre arttığı yaygın bir kanı. Ekonomik, mali ve siyasi gücünü kullanarak AB’nin para politikasını disipline eden, borç krizi içindeki ülkelere ağır tasarruf paketleri dayatan Almanya, gelinen aşamada bir taraftan elde ettiği bu üstünlüğü sürdürmek isterken bir taraftan da AB’yi kendi çıkarlarına bağlı olarak dizayn etmeye devam ediyor.
Almanya’nın bu aüırlığı, haliyle Birlik içinde rekabet ettiği bazı ülkeleri rahatsız ediyor ve kimi karşı adımlar atmalarına neden oluyor. Ancak bunların kısa dönemde başarılı olması ise pek mümkün görünmüyor. Zira, AB’nin yeniden dizaynı adına daha önce atılan adımlar ve kurulan karar mekanizmaları, hem ekonomik hem de nüfus üstünlüğü olan Almanya’nın elini oldukça güçlendirmiş durumda.

AB KOMİSYONU’NDA MERKEL’İN DEDİĞİ OLDU
Bu konudaki son önemli gelişme Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra 27 Temmuz’da toplanan AB Zirvesi’nde kendisini gösterdi. Zirve öncesinde Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Hıristiyan Demokrat çizgideki Avrupa Halk Partileri’nin (EVP) Avrupa Parlamento’su seçimlerinde liste başı adayı Luxemburg eski Başbakanı Jean Claude Junker’i AB Komisyonu başkanı yapmak istediğini açıklaması tepki toplamıştı. Başta İngiltere olmak üzere pek çok ülke, Merkel’in dayattığı Junker’e karşı açıklamalarda bulundu. Ancak sonuçta açıklamalar sadece kağıt üzerinde kaldı ve Merkel’ini -yani Almanya’nın- adayı Junker, AB Zirvesi tarafından AB Konseyi başkanlığına atandı.
Bu konuda en ağır yenilgiyi elbette İngiltere Başbakanı David Cameron aldı. Zirve öncesinde Junker’in adaylığına kesin olarak geçit vermeyeceklerini söyleyen Cameron, zirvede yapılan pazarlıkların ardından geri adım atmak zorunda kaldı. Her ne kadar formel olarak Junker’in bu ay içinde toplanacak Avrupa Parlamentosu’na seçimle işbaşına getirilmesi gerekiyorsa da sonuçta, liderler tarafından üzerinde anlaşıldığı için seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor. Junker’in 751 sandalyeli AP’de en az 376 oy alması gerekiyor.
Böylece, AB Komisyonu başkanlığı konusunda Almanya istediğini diğer ülkelere kabul ettirmiş oldu. Bunda elbette sosyal demokratların da önemli payı bulunuyor. Zira, yapılan pazarlıklarda Alman sosyal demokrat Martin Schulz’un da yeniden Avrupa Parlamentosu başkanlığına getirilmesi öngörülüyor. Bu da, Avrupa’nın iki önemli kurumun başında Almanya’daki sosyal demokratlarla Hıristiyan demokratlar arasında yapılan pazarlıkların belirleyici olduğunu gösteriyor. Buradan bakıldığında, AB’nin yönetilmesi, kurumlarının başına kimlerin getirileceği adeta Almanya’nın sıradan iç politikasında dönüşmüş, diğer ülkeler ve siyasi akımlar ise sadece yardımcı ya da itirazcı konumunda…

İSTİKRAR PAKTINDA ISRAR
Alman sermayesinin egemenliği konusunda bir diğer önemli gelişme de “borç krizi” sırasında yürürlüğe konulan İstikrar Paktı’nın olduğu gibi devam etmesi. Zire öncesinde, Fransa ve İtalya’daki sosyal demokrat hükümetler borçlanmayı sınırlayan İstikrar Paktı’nda esnemeye gidilmesini talep etmiş, Almanya’daki sosyal demokratlar da buna destek vermişti. Ancak yapılan pazarlıklarda Merkel geri adım atmaya yanaşmadı ve sonunda istediğini bütün ülkelere dayattı. Yapılan pazarlıklarda sadece ülkelere göre bazı esnekliklerin tanınmasının yolu açıldı. Özellikle iç borcu yüksek olan İtalya, imar yatırımları şartıyla, Gayri Safi Milli Hasıla’sının yüzde 3’ünğn üzerinde borçlanabileceği konusunda talepte bulundu.

ASKERİ HARCAMALAR BÜTÇE AÇIĞINA DAHİL EDİLMESİN
Mali disiplini sağlayan İstikrar Paktı’nın esnekleştirilmesi için yapılan öneriler çerçevesinde, askeri harcamaların bütçe açığını dışında tutulması da öngörülüyor. AB Maliye Bakanları arasında yapılan görüşmelerden, yıldan yıla NATO tarafından alınan karalar çerçevesinde ülkelere daha fazla askeri harcamalarda bulunmalarının istenmesinden sonra, bu harcamaların bütçe açığı dışında tutulması öngörülüyor. Handelsblatt gazetesinde yer alan bir habere göre, Ukrayna’daki krizden ötürü AB ülkelerinin askeri harcamalarının arttığına dikkat çekilerek, bu harcamaların “yaratıcı bir hesaplamayla” bütçe açığı dışında tutulması istendi. Bunu isteyen ülkeler arasında AB’ye yeni üye olan, ancak Euro üyesi olmayan Romanya da bulunuyor.

EMEKÇİLERE KARŞI SERT POLİTİKAYA DEVAM
Haziran sonunda yapılan AB Zirvesi’nde “istikrar ve mali disiplin” adına Güney Avrupa ülkelerine dayatılan acı reçetelerden bir milim dahi olsa geri adım atılmadı. Temmuz ortasında yapılacak zirvede de konunun gündeme gelmesi bekleniyor. Ancak Almanya’nın bu konuda geri adım atma niyetinde olmadığı şimdiden ifade ediliyor. Halbuki, son bir yıldır Avupa kamuoyunda eskisi gibi “kriz” yayınları yapılmıyor. Krizi derinden yaşamış bazı ülkeler artık AB “tasarruf fonları”ndan maddi destek almaya ihtiyaç duymadıklarını açıkladılar. Ve bazı ekonomistler “Euro krizi”nin atlatıldığını ileri sürüyorlar. Bu durumda “madem kriz bitti, o zaman kriz için dayatılan reçeteler neden yürürlükte” diye sormak gerekiyor. Gelişmeler Almanya’nın istikrar adına Yunanistan, İspanya, Portekiz başta olmak üzere değişik ülkelere dayatılan açı reçetelerin bu ülkelerde yaşayan emekçileri yoksullaştırdığı, işsizleştirdiğini ortaya koyarken, Almanya’nın güçlendiğini açık olarak gösteriyor. Bu nedenle Alman sermayesi, “kriz” gerekçesiyle kurduğu hegemonyadan vazgeçmeyerek yaptırım politikalarında ısrar ediyor. Ne var ki, bu durum kıtanın yoksul ülkelerinde Almanya’ya ve başbakanı Merkel’e karşı tepkiyi daha da arttırmakta. Merkel’in gittiği birçok ülkede protestolarla karşılanması da bunun en somut ifadesi.
Yani AB üzerinde Alman egemenliği perçinlendikçe, Avrupa hakları arasında Alman sermayesine tepki ve öfke de büyüyor. (YH)
Avrupa’da yüzyıllık güvensizlik

Süddeutsche Zeitung
Stefan Kornelius

Birinci Dünya Savaşı’nı 100. yılında anmanın tam zamanı olduğu söylenebilir. Ne çok erken, ne çok geç, aksine bir yüzyıl sonra; yani tarihi gerekli bir mesafede tutabilmek ve ama buna rağmen onun sıcak soluğunu da hissedebilecek kadar.
Bu tarih Avrupalıların, özellikle de Almanların iliklerine kadar hissettikleri bir tarihtir. Ve şimdi anımsadıklarında; artan milliyetçilik, çöken imparatorluklar, ittifaklar, güç fantezileri ve felaket akıntıları üzerine okuduklarında, o zaman tarihin sonraki bütün kuşaklar için hep hazır eylediği şu ürperti gündeme gelir: Gerçekten de artık her şey kitaplarda mı kaldı? Her şey, bugünün aydınlanmış zihinlerinden uzak, güvenli bir mesafede hapsedilmiş midir? Bunun hayal kırıcı yanıtı, ‚hayır’dır. Bu nedenle bu yüzyıllık anmanın, insanı irite eden bir yönü var, çünkü bugün de 1914’deki gibi aynı güçler hissedilmektedir…
Birinci Dünya Savaşı’nın tarihi özellikle öğreticidir, çünkü yüzyıl sonrasında bile hâlâ yankılanmaktadır. Avrupa hâlâ, David Lloyd George’un 1936’da, yani Büyük Savaş’ın ardından henüz yirmi yıl bile geçmemişken kendi anılarını ifade ettiği o aynı yankı odasında bulunmaktadır… Ufukta beliren daha büyük felaketin tahminiyle, Birinci Dünya Savaşı üzerine iki bin sayfalık özetini şu basit formüle sığdırmıştı: “Savaş, dünyanın ulusları arasındaki ihtilafları çözmek bakımından oldukça pahalı ve barbarca bir olaydır.”
Avrupa Lloyd George’un yaşam tecrübesini bugün içselleştirmiş midir? Savaş gerçekten de düşünülemez olmuş mudur? (…)
Hegemonya, milliyetçilik, eşit olmayan refah, Avrupa’nın kötü ruhları hâlâ bağlanmış değil.
Bir yüzyıl geçmesine rağmen, 1914’ün yankı odasındaki gürültü hâlâ duyulmaktadır. Motifler geri gelmekte: Devlet otoritesinin çözülüşü, yükselen milliyetçilik, güç dengesi için ebedi mücadele… Politik önderlikler, yüzyıl öncesinde olduğu gibi, yine milliyetçiliğin cazibesine kendilerini kaptırma riskiyle yüz yüze; ister Kırım, ister İskoçya ya da Katalonya’da olsun, kendilerinin çektikleri sınırlar içerisinde kimlikler aramaktadırlar… Yüzyıl öncesindeki gibi, savaş Avrupa’nın kapılarını çalmakta. Kuzey Afrika’dan Ukrayna’ya kadar Avrupa, yer yer istikrarsız yer yer ise savaş bölgeleri kuşağınca çevrelenmiş durumda…
Avrupa Birliği’ni meydana getiren devletler birliği, kendi barışının ancak 1914’ün derslerini içselleştirdiği vakit güvencede olduğunu anlamıştır. Bu dersler ise şunlardır: Milliyetçilik, güç ve refahın eşitsiz dağılımı Avrupa’yı felakete götürür. Bu nedenle AB, özü itibarıyla, gücü düzleştirme ve fırsatları eşit dağıtmanın bir topluluğu olmak zorundadır…
Kim ki bugün AB’nin, savaşı engelleme istemiyle artık gerekçelendirilemeyeceğini iddia ediyorsa, o tarihi anlamamıştır. Zira tarih, yırtık pırtık bir manto gibi çıkartılıp bir tarafa konulamaz. Aradan yüzyıl geçse bile.
(Çeviren : Gazi Ateş)