Uygarlığın gizemli beşiği: Göbekli Tepe

‘Neolitik Devrim’ olarak da anılan Cilalı Taş Çağı’na geçiş dönemi (MÖ. 10 bin- MÖ. 8 bin) hakkında yeni ve bir o kadar da şaşırtıcı ipuçları sunan Göbekli Tepe buluntuları, kimilerine göre insanlığın geçmişi konusundaki bütün teorileri alt üst etti; eskiye dair ne biliyorsak unutmalıydık!..

Bazı arkeologların da katıldığı bu görüşler, kimi medya organlarında gizemli bir hava eşliğinde, sansasyonal haberlere konu edildi. Hatta geçmiş medeniyetlerin ‘uzaylıların bir işi olduğu’nu iddia eden Erik von Daniken’ci ezoterik sayıklamalara yeni bir kanıtmış gibi sunanlar oldu.

Göbekli Tepe ve çevresindeki yaklaşık 200 kilometrekarelik bölgede aynı dönemlere ait yerleşimlerde ortaya çıkanlar, elbette uygarlık tarihi açısından büyük önem taşımakta. Çünkü, hakkında oldukça sınırlı bilgi ve buluntu olan bir dönemin aydınlanması adına yeni olanaklar sunmakta.

Tam da bu yüzden, insanlığın gelişimini ve tarihi aydınlatmaktan ziyade, daha da anlaşılmaz hale getiren idealist/bilim dışı çevrelerin veya tarihi ucuz gizem teorileriyle sulandırmayı iş sayan şaklabanların elinden kurtarmak gerekiyor Göbekli Tepe’yi.

TARİH ANLAYIŞIMIZ DEĞİŞİYOR MU?

Urfa’daki Göbekli Tepe ilk kez 1963 yılında Amerikalı arkeologların dikkatini çeker ancak burasını keşfetmek, 1994 yılında Alman arkeolog Klaus Schmidt’e nasip olur. 20 yıl boyunca bölgedeki  kazılara başkanlık yapan Prof.  Klaus Schmidt, Almanya’da geçirdiği bir kalp krizi sonucu geçtiğimiz Temmuz ayında yaşamını yitirdi.

Adı Göbekli Tepe ile özdeşleşen K. Schmidt, arkasında hayli zahmetli ve değerli bir çalışma, ama aynı zamanda birçok soru ve tartışma da bıraktı.

Göbekli Tepe’yi  keşfeden ve 20 yıl boyunca buluntuları ilk elden yorumlayan K. Schmidt, burasının o dönem insanlarının günlük yaşamlarını sürdürdükleri bir barınma mekanı olmayıp, anıtsal karakter taşıyan, daha özel nedenlerle yaptıkları ve muhtemelen de inançsal  faaliyetleriyle ilgili bir yer olduğu görüşünde. Bu mekanda tam olarak neler yaptıklarını;  taşların üzerindeki yılan, tilki, akrep, kuş, domuz gibi hayvan kabartmaların hangi mesajları içerdiğini çözemediğini; sadece varsayımlarda bulunulabileceğini söylüyor.

Burasının, Urfa civarında o tarihlerde yaşayan ve avcı-toplayıcılıkla geçinen insanların toplandığı dini bir merkez olduğunu düşünen Schmidt, ileriki tarihlerde avcı-toplayıcı yaşam biçiminin sona erip, tarıma ve hayvancılığa geçilen dönemi, buradaki dini faaliyetlerin bir sonucu olarak yorumluyor.

BELİRLEYİCİ OLAN DİN VE İNANÇ MI?

Yazdığı kitabı ve diğer çalışmalarında, bilimsel ve objektif olmaya özen gösteren, spekülatif yorumlardan ve kesin yargılardan kaçınan Schmidt, ne yazık ki bu yorumuyla, yılların çabasını getirip idealist bir teze bağlıyor.

“Bu anıtsal yapıları inşa edenlerin muhtaç olduğu gücü, inandıkları dini bir motivasyon kaynağından aldığına“ („Göbekli Tepe“, Klaus Schmidt, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, S.  274) inanan Schmidt, burayı ve bölgedeki diğer yerleşim yerlerini inşa eden avcı toplayıcı toplulukların kısa bir süre sonra tarıma başlayıp yerleşik toplumlar haline geldiklerini  söylüyor. O’na göre, “Doğa tarafından zorlanan yeni yaşam stratejileri değil, eksine dini davranış tarzıyla ortaya çıkan toplumsal baskı, yeni geçim stratejilerinin gelişmesine neden olmuştur. (age. S. 283)“.

Schmidt’in bu değerlendirmelerinin kamuoyuna yansıması ise çok daha tutarsız, spekülatif ve gizemli bir biçimde oldu. Özetle ifade edecek olursak bu idealist çevreler şunu diyor:   “Göbekli Tepe, tarih anlayışımızı kökten değiştirecektir; inanç ve din, yerleşik hayatın, çiftçiliğe ve çobanlığa geçişin bir sonucu değil, tersine bu geçişi doğuran belirleyici etkendir!”

Bir kez dile dolanan bu görüş, ipe sapa gelmez türlü ekleme ve yorumlarla, gizemli soslara da bulanarak, yeni tarih tezine dönüştürüldü. Öyle ki, faturayı Marksistlere çıkaran, tarihsel materyalist bakış açısını veya evrim teorisini savunanların yanıldığını, din ve inancın ne denli belirleyici olduğunun kanıtlanmış olduğunu vb. öne sürenler bile oldu…

TARİHİ TERSTEN OKUMAK

Evet, tarihe idealist-kurgucu gözlüklerle bakan bazı arkeologlar ve bilim dışı çevreler, MÖ. 9600 ile MÖ. 8000 tarihli Urfa-Göbekli Tepe Tapınağı’nın gün yüzüne çıkarılması üzerine büyük bir gürültü koparıyorlar.

Belki bu tartışma bazılarımız için, artık çoktan geride kalmış tarih hakkında yapılan boş ve anlamsız bir tartışma gibi görünebilir; ama bugünü değiştirmek ve geleceğin kapılarını açmak için ihtiyaç duyduğumuz anahtara ancak geçmişten süzdüğümüz bilgiyle kavuşabileceğimiz unutulmamalıdır.

Göbekli Tepe hakkındaki tartışmanın merkezinde şu soru yer alıyor: Avcı-toplayıcı toplulukların, tarım ve hayvancılık yapan yerleşik toplumlar haline gelmesine yol açan büyük dönüşümün arkasında yatan nedenler nedir?

Eğer idealist yorumcuların iddialarını doğru sayarsak şöyle bir tablo karşımıza çıkar: Göbekli Tepe’de dini ayin yapanlar, günün birinde, muhtemelen doğaüstü güçlerin yardımıyla (!), “Hadi arkadaşlar artık avcılığa, bitki toplayıcılığına son veriyoruz, bundan sonra arpa, yulaf, mercimek, incir gibi yiyecekleri artık yabani ortamdan toplamayıp, kendimiz yetiştireceğiz; günlerce av peşinde koşmak da yok, koyunu, domuzu, ineği artık evcilleştirip kendi hizmetimize sokacağız“ demişlerdir!

DİN DE SÜREKLİ DEĞİŞTİ

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Modern insanın ortaya çıkışı yaklaşık 2,5 milyon yıllık bir geçmişe dayanıyor. Ve daha Göbekli Tepe’nin G’si bile yokken, korktuğu, anlayamadığı, aciz kaldığı doğa olayları karşısında, kutsal saydığı, hayati önem atfettiği kurallar, inançlar ve değer yargılarına sahip oldu. İçinde bulundukları yaşam koşulları gibi, bu ayinler, törenler ve ibadet biçimleri de öncesiz ve sonrasız değildi; zamana, mekana, içinde bulundukları koşullara göre değişti, yenilendi…

İşte idealistlerin temel yanılgılarından biri bu noktada kendini gösteriyor: Dini, sanki her dönem değişmeden kalan, insandan, doğadan, zamandan ve mekandan bağımsız, sözcüğün gerçek anlamında doğa üstü mutlak bir değer olarak görmekteler.

Oysa, Göbekli Tepe tapınağında rastladığımız inanç tarzı ile, ondan binlerce yıl önce veya binlerce yıl sonra ortaya çıkan dinler, birçok özelliği bakımından farklıdır hatta birbirini reddeden bir karşıtlık içindedir. Örneğin MÖ 4-5 binli yıllarda Sümerlerin inancı, Göbekli Tepe’de yaşayanlarınkiyle; daha sonra ortaya çıkan Musevilik ya da Müslümanlık da, çok tanrılı Sümer, Hitit vb. inancıyla çatışarak var olmuştur.

YERYÜZÜNÜN GERÇEKLERİ GÖKYÜZÜNÜN KUTSALLARINA KARŞI

‘Neolitik Devrim’ olarak da tanımlanan ve insanlığın uygarlık yolculuğundaki en önemli sıçramalarından birini ifade eden, avcılıktan tarım ve hayvancılığa geçişi, Göbekli Tepe’deki dinsel sistemle açıklayanları açmaza sokan somut bulguları ilginçtir ki, yine Göbekli Tepe’de bulmaktayız.

Schmidt’in de tespit ettiği üzere, buradaki tapınaklar, yaklaşık 1500 yıl kullanıldıktan sonra, o dönem insanları tarafından bilinçli bir çaba sonucu toprağa gömülmüşlerdir. Şu nankörlüğe bakın: Sen kutsal güçler olarak insanlara uygarlık kapısını aç, onlar da seni, tasın tarağınla topyekün tarihe gömsünler!.

Evet Göbekli Tepe göz kamaştıracak kadar görkemlidir ama avcı-toplayıcılıktan tarım ve yerleşik hayata geçişin dinden kaynaklandığına, kutsal, doğaüstü güçlerin eseri olduğuna dair hiçbir kanıt içermemektedir.

Bu geçişi arayacağımız yer; insanların o dönemki yaşam ve geçim araçları; bilgi ve teknikte ulaştıkları düzey; eskisi gibi yaşamayı zorlaştıran veya kolaylaştıran beslenme, barınma vb. koşullardaki değişimdir (iklimsel değişimler, av hayvanlarının azalması, nüfusun artışı vb. gibi)

Bu geçiş dünyanın farklı kıta ve coğrafik bölgelerinde, farklı tarih ve özgünlüklerde yaşandı. Ama bu değişimin ortak ve temel özelliği, maddi yaşam ve geçim koşullarındaki gelişmelere dayanıyor olmasıydı.

Mezopotamya’da yakın tarihlerde elde edilen mevcut arkeolojik veriler, Neolitik Devrim olarak adlandırılan bu sıçramayı ilk gerçekleştirenlerin, büyük olasılıkla, Göbekli Tepe’yi de kuran o dönemin ve o bölgenin insanları olduğunu gösteriyor. Ancak işin dikkat çeken yanı, bunu yapan insanların Göbekli Tepe’deki kutsal alanı da terk etmeleri, oradaki dinsel faaliyetlere bir son vermiş olmalarıdır.

Yani Göbekli Tepe’yi inşa edenler, “inanç sistemi bakımından çok gelişmiş bir topluluktu, bu dini gelişmişlikleri sayesinde tarım ve hayvancılığa geçmişlerdir” önermesinin hiç bir bilimsel değeri yoktur. Tersine, Göbekli Tepe’ye yapanların 1000-1500 yıl sonra burasını toprağa gömüp terketmesi, buradaki ayinlerden, kutsal törenlerden vb. bir beklentisi kalmadığını buradaki dinsel faaliyetlerin işlevini yitirdiğini ortaya koymaktadır.

Bu durum, Göbekli Tepe insanlarının eski inançları sayesinde tarım ve hayvancılığa geçtiklerini değil, tam tersine yeni yaşam koşullarının özellikleriyle bağdaşmadığı için eski inançlarına sırt çevirdiklerini kanıtlayan olgulardan biridir! Ve Göbekli Tepe’ye bakıldığında takdir edilip övgüyle söz edilecek olan da Göbekli Tepe insanlarının bu özellikleridir.

GÖBEKLİ TEPE’NİN MERKEZİNDE İNSAN VARDI

Göbekli Tepe ve çevresindeki yerleşim yerlerinde ortaya çıkarılan tapınak ve ibadet biçimleri, temel geçim kaynağı olan avcılıktan elde edeceği ürünü bereketlendirme kaygısına dayanıyordu. Göbekli Tepe ve çevresindeki yerlerde bulunan benzer dikilitaşlar üzerine yapılan kabartmalar veya küçük heykelciklerin temel konusu ve motifi av hayvanlarıydı. Elbette bu bir tesadüf veya hobisel faaliyet sonucu değildi! O döneme hakim olan ‘sihir/büyü’ temelli inanç ve düşünce sisteminin bir sonucu olarak, gerçek hayattaki hayvanların benzerleri üzerinde yapılacak ayin/törenlerle, daha fazla ve daha verimli avlanabilme umuduna dayanıyordu.

Schmidt vd. yorumcular, insanların hangi motivasyonla bu görkemli anıtları kurduklarını, bunun gerektirdiği organizasyonu hangi gücün sağladığını soruyor; bunun yanıtını doğa dışında, kutsal güçlerde aradıkları için de bir anlam veremiyor, şaşırıp kalıyorlar. Oysa bunun yanıtını bizzat doğada, insanın karnını doyurma ve yaşama tutunma derdinde aramak gerekiyor.

Göbekli Tepe’nin tipik sembolü olan ve uzmanlarca insanı temsil ettiği belirtilen, T biçimli dikilitaşların, bütün tapınak odalarının merkez noktasına yerleştirilmesi de bunu anlatıyor olsa gerek!

Çünkü, toplumsal yaşamda henüz sınıfların, mülkiyetin ve eşitsizliğin oluşmadığı bu dönemin inancı, bu eşitsizliğin ideolojik bir yansıması olan ‘tanrı’ olgusunu içermiyordu. Gerek çok, gerekse tek tanrılı dinlerden farkı buydu Göbekli Tepe tapınağındaki kutsal atmosferin. Bunun için de yapıların merkezinde insan ve onun yaşamsal ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçları karşılamanın bir yolu olarak kurulmuşlar; ve yeni dönemde buna yanıt veremediği için de terkedilmişlerdi. Yani onları var eden kutsal güçler değil, tersine kutsal güçleri var eden ve gerektiğinde terk eden onlardı.

Göbekli Tepe insanlarının belki farkında olmadan görüp benimsediği bu gerçeği, binlerce yıl sonra bugün dahi anlamamakta direnenlerse, insanın, doğanın, tarihin üzerine hala gizemli ve kutsal bir perde çekmeye çalışmakla meşguller!

İşte bütün bunlardan dolayı Göbekli Tepe, din ve kutsal güçlerin, geleceği bilinmez sırlarla ördüğü bir mekan olarak değil; uygarlık yolculuğunda henüz emekleyen insanoğluna beşiklik yapmış; maddi yaşam koşullarının olgunlaşmasıyla birlikte de, insanoğlunun kendi eliyle yarattığı kutsalları da bir kenara atarak, ayakları üzerine dikilişinin bir sembolü olarak karşımızda durmaktadır.

 

Tonguç Karahan 

 

 

GÖBEKLİ TEPE NEDEN ÖNEMLİ?

Şimdiye kadar sadece dörtte biri gün yüzüne çıkarılmış olan Göbekli Tepe buluntularını

önemli kılan nedenlerden ilki hiç kuşku yok ki, bundan yaklaşık 12 bin yıl öncesine (MÖ.

10 bin), yani uygarlık tarihinin en az bilinen dönemlerine ait olması.

Buluntuları ilginç kılan bir başka  nedense, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem  (PPNA)

olarak adlandırılan bu döneme (MÖ 9600-MÖ 8800) ait, ilk kez bu kadar büyük ve

anıtsal bir yapı kompleksi bulunmasıdır.

Yine bir başka özelliği, daha önceleri mağara duvarları ve kaya yüzeylerine çiziktirilen

görece basit resim ve desenlerden, daha ileri ve gelişmiş düzeyde soyutlama yeteneği gerektiren resimlere, büyük boyutlu taş kabartmalara ve heykel yapımına geçilmiş

olmasıdır.

Göbekli Tepe’nin en dikkat çekici ve birçok spekülasyona da vesile olan diğer bir özelli-

ği ise, ancak çok büyük emek ve organizasyon gerektirecek bir çabayla inşa edilebilir

olmasıdır. O tarihlerde, her biri 30-50 ton ağırlığında ve 3 ila 5 metre yüksekliğinde

yaklaşık 200 dikilitaşın bulunduğu 20 kadar yuvarlak tabanlı yapı kompleksine arkeoloji

dünyasında ilk kez rastlanmaktadır.

Göbekli Tepe’de ortaya çıkan bu çarpıcı mimari yapıların, insanların günlük yaşam-

larını sürdürdükleri ev tipi bir yerleşme olmaması ise buraya “tarihte rastlanan ilk

tapınak” sıfatı verilmesine neden olmuştur. Yapılarda kullanılan tek parça dikilitaşların

2 km ilerdeki kayalık arazide hazırlanıp buraya taşınmış olduğu da hesaba katıldığında, bu merkezin ancak epey kalabalık bir insan gücüyle ve uzun süreli bir organizasyonla inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Bütün bunlar o dönemlere kadar küçük gruplar halinde yaşayan ve avcı-toplayıcılıkla yaşamlarını sürdüren insanların farklı bir aşamaya geldiğini göstermektedir.

Yaklaşık 2 bin yıl kadar kullanılan bu yerin, MÖ 8 binli yıllara gelindiğinde o dönem

insanları tarafından taş ve molozlarla bilinçli olarak kapatılmış ve terk edilmiş olması

ise Göbekli Tepe’nin en dikkat çekici yanlarından bir diğeridir.

 

HİÇ BİRŞEY YOKTAN VAR, VARDAN YOK OLMAZ!

Göbekli Tepe’de olanca görkemiyle inşa edilen anıtsal yapılar, bir yandan insanoğlunun eriştiği düzeyi ama bir yandan da doğa karşısındaki çaresizliği-muhtaçlığını yansıtıyor diyebiliriz.

Göbekli Tepe’deki gibi sihir-büyü yaparak avlarını çoğaltma amacına dayalı ‘dinsel faaliyetler’in ortaya çıkışı, Buzul Çağı’nın sona ermesiyle (MÖ. 14 binli yıllarda) başlamıştı. Çünkü, yeni doğa koşulları yaşam tarzını, kullandıkları araç gereçleri yenilemek zorunda bırakmış, bir yandan da yeni dini tören ve ibadetleri ortaya çıkarmıştı.

Artık beslenmelerini garanti eden Mamut vb. iri memeli hayvanlar ortadan kalkmış, yenilenen bitki örtüsüne bağlı olarak orman hayvanları avlamak, yabani bitki toplamak zorunda oldukları bir dönem başlamıştı. Yaşamak için bu döneme uymak zorundaydı; bu döneme uygun araç-gereç geliştirdiği ölçüde varlığını sürdürebildi. Bu dönem bir yandan yeni zorluklar çıkarıyor ama bir yandan da gerek teknik gerekse sosyal organizasyon açısından gelişmeyi zorlayan bir etki sağlıyordu. Mızrağın yerini, ok ve yayın alması, daha iri ve az işlenmiş taş aletlerin yerini küçük, hafif ama daha keskin ve öldürücü, daha incelikli işlenmiş, başka aletlerle birleştirilerek daha etkinleştirilmiş araç gereç kullanımı bu dönem yaygınlaştı.

Geldiği aşamada, doğaya kör bağımlılıktan kurtulma imkanına kavuşan insanlar, artık edilgen bir biçimde yaralanma değil, ona aktif bir biçimde müdahale etme olanaklarına sahiptiler. Yani üretim dönemi başlıyordu; yaşamak ve geçimlerini sürdürebilmek için kutsal tören ve ibadetlerle avlarını çoğaltmaya çalışmak yerine, bitki ve hayvanları kendi eliyle yetiştirmenin daha geçerli ve mümkün olduğunu görecek bir dönemdi bu dönem.

Eskiden medet umduğu kutsal değer ve törenlerin yerini bitki ve hayvan yetiştirme faaliyeti aldığı ölçüde (ki bu da mevcut arkeolojik verilere göre, MÖ. 8 binli yıllara karşılık gelmekte), eski tapınaklarını terk edip toprağa gömmeleri de kaçınılmaz oldu.

Böylece adeta, Ortaçağ’ı sonlandıran sanayi devrimi gibi, yeni bir dönemin kapıları açılmış oluyordu:

Yeni koşullara, ihtiyaçlara ve imkanlara uyum sağlayamayan Göbekli Tepe tapınakları, belki bir veda ayiniyle teşekkür edilerek, tarihe gömülüyor; ve insanlar, artık doğanın basit ve edilgen bir parçası olmaktan çıkıp, doğa üzerinde aktif bir etki yaratan üretici bir özellik kazanıyordu. Bir bakıma Neolitik devrimin bayrağı Göbekli Tepe’de dalgalanıyordu; ve nasıl ki, onu ortaya çıkaran itici güç doğa ve insan olmuşsa, tarihi çeviren bu çarkın hareketi karşısında kendisi de hükümsüzleşmek durumundaydı.

Üretim ve yaşam koşullarının değişimiyle birlikte toplumsal ilişkileri; gelenekleri, kuralları ve manevi dünyası da yenilenecek; ama bu devrim sayesinde elde ettiği başarının bedeli olarak, bu yeni dönem, insanın doğayla değil insanın insanla karşıtlığı üzerine kurulacaktı. Eşitsizliğe, özel mülkiyete, sınıflara, devlete, yeni aile biçimine  tanıklık edecek olan bu dönem; eşitsizliği ve üstün gücü kutsayan tanrıların merkezinde olduğu yeni dinler, inanç sistemlerini de ortaya çıkaracaktı.