Aslanlı Dağlar’dan Almanya’ya uzanan şiddetin kıskacında kara bahtlı bir gencin hikayesi

Hayatın İçinden sayfamızda bu hafta, ‚kara bahtlı‘ bir ülkenin ‚kara bahtlı‘ bir evladı, Oury Jalloh’a yer veriyoruz. 9 yıl önce öldürülmesi de sonrasında yaşanan ‚hukuk‘ süreci de bir skandal olarak anılan bir vahşetin baş kahramanı Oury Jalloh. Arslanlı Dağlar adıyla anılan ülkesindeki iç savaştan, sefaletten kaçıp sığınmak istediği hayaller ülkesi Almanya’da da kara bahtından kurtulamayan bir insanın öyküsü. Bu sadece Oury Jalloh’un değil, aynı zamanda insanlığın ‚yüz karası‘ ırkçılığın yanı başımızdaki vahşetin de bir öyküsü.

Kabala nerde bilen duyan var mı hiç. Sierra Leone’nin halihazırda yaklaşık 15 bin nüfusa sahip bir şehri. Orası neresi diyeceksiniz haklı olarak.
Burası da Batı Afrika’da, zamanında Portekiz, 1961 yılına kadar İngiliz sömürgesi olmuş, yüzde 60’ı Müslüman inancına mensup insanların yaşadığı 6,5 milyon nüfuslu bir ülke. Kişi başına yıllık gelirin 800 Doları bile bulmadığı ülkede kadınların 48, erkeklerin ise 42,5 yıl ortalama ömrü olduğunu söylersek bu küçük ülkenin hali konusunda bir fotoğraf oluşturabilirsiniz kafanızda.
Bir de ülkenin adı hakkında bir not düşelim; adeta çekilen çile, yaşanan yokluk ve çaresizlikle pek uymuyor deseniz de Sierra Leone, „Aslanlı dağlar“ demektir!
Aslanlı dağların bir başka ‚ayrıntısı‘ daha var: Bu ülkede çok sayıda eli ve ayağı olmayan gen insan yaşar. Neden mi? Öyle genetik, coğrafik vb. bilimsel değil bunun arkasında yatan. 1790’da, komşusu Liberya gibi özgür kalan köleler tarafından kurulan Sierra Leone, devlet olmuş ama sömürgecilikten yakasını kurtaramamıştır; çünkü Batılı güçlerin iştahını kabartan zengin elmas yatakları adeta başına bela olmuştur ülke insanlarının! Türlü badireler atlatan ülkede 1961’de İngiliz himayesi resmi olarak sona ermiş ama 1990’larda, Batılı güçlerin kışkırtıp çanak tuttuğu bir iç savaş ülke insanlarının yaşamını perişan etmiş. İç savaş o kadar yoğun yapanmış ki, bir süre sonra savaşacak genç insan sayısı iyice azalınca, bu sefer çocuklar zorla asker yapılıp çatışmalarda kullanılmış. Ve asker olmak istemeyen çocukların gözünü korkutmak için de elleri ayakları kesilmiş. 2002’de Birleşmiş Milletler’e bağlı 13 bin asker gözetiminde resmen sona ermiş iç savaş ama geride ‚yuvarlak hesap‘ şu bilançoyu bırakarak: 50 bin ölü, iki milyon sürgün…
***
Evet iki milyon sürgünden biri de Oury Jalloh’tur. Aslanlı ama ‚bahtı kara‘ Dağlar’ın bir evladı olarak, Oury ve ailesi de iç savaşın yıkımını derinden yaşar. Ölmek ve öldürmek, açlıkla sefalet arasında sıkışan genç Oury’nin ailesi çareyi, ne yapıp edip ülkeden kaçmakta arar. Önce komşu Gine’ye sığınırlar ve bulup buluşturup bir yol parası ayarlayarak, Oury’yi Almanya’ya göndermeyi başarırlar. Oury onların tek umududur; Almanya’ya gidecek para kazanacak, sonra da aileyi bu çileli hayattan kurtaracaktır.
Kaderin cilvesine bakın ki, yüzyıllardır ülkelerinin başına bela olmuş Avrupa, yine umut kapısı olmuştur! Oury, onbinlerce sığınmacıdan biri olarak zorlu bir yolculuktan sonra nihayet 2001’de Almanya’ya ulaşır ve sevinçle ailesini arar. Geldim, başardım…
***
İltica başvurusunun kabulü için yeterince gerekçe vardır ama şansını arttırmak için yaşını olduğundan küçük gösterir. İşlemler başlar, Doğu Almanya’da bir sığınmacılar merkezine yerleşir ve heyecanla, gelecek güzel günlerin hayalini kurar.
Bürokratik işlere, ilticacı olarak maruz kaldıklarına önce aldırmaz. Ne de olsa, ölümden, savaştan, sefaletten gelmektedir, daha beterlerine alışıktır ve geleceği, ailesini düşünerek göğüs gerer. Ama haftalar ayları aylar yılları izler.. Umutların yerini karamsarlıklar, belirsizlikler ve sığınma başvurusunun reddedilme kararıyla birlikte de düş kırıklıkları izler… Bu arada bir Alman kız arkadaşı ve bir süre sonra da bir çocuğu olur…
Afrika’daki ailesi, Oury’den umutla bekledikleri haberi dört yıl sonra, 7 Ocak 2005’te alır. Ancak haber epey acıdır, epey yıkıcıdır. Savaştan, ölümden, zulümden kaçırıp kurtardıkları evlatları, „barışın, medeniyetin, demokrasinin ve hayallerinin ülkesi“ olarak gördükleri Almanya’da, hem de bir polis nezarethanesinde “kendini yakarak intihar etmiştir”! Gerçi olayın bir intihar olduğuna karakoldaki polisler ve mahkemeler dışında kimse inanmaz. Kamuoyunda olayın bir cinayet, hem de polis tarafından işlenen bir cinayet olduğu kanısı güçlüdür; çünkü deliller, bilir kişi soruşturmaları vb. birçok haklı gerekçe de bu kanıyı desteklemektedir..
Ama sonuçta Kabala’da başlayan öykü, Dessau’da son bulmuştur; ve Aslanlı Dağların kara bahtı, binlerce kilometre ilerde de olsa Oury Jalloh’u bırakmamış, 5 nolu polis hücresinde geriye bahtı gibi kömürleşmiş bedeni kalmıştır…
ÖLÜMÜ DE, SORUŞTURMASI DA SKANDAL OLDU

Dessau’da 7 Ocak’ta 2005 günü, sıradan bir şikayet üzerine olay yerine gelen polislerin kimlik istemesine itiraz eden Jalloh, zor kullanılıp dövülerek gözaltına alınır. Polise itirazın karşılığını bir temiz dayakla alır ve hücreye tıkılır. Saatler geçer ve 5 Nolu hücre’de ranzasında yanıp kömürleşmiş cesedi bulunur!
Olay önce bir zanlının karakolda intiharı olarak yansıtılır. Ancak neresinden bakılsa ortada bir skandal vardır ve soruşturmalar, tepkiler birbirini izler…
İşin ilginci, aynı karakolun geçmişinde benzer biçimde ölümler, işkenceler söz konusudur. Üzerinde basit bir çakmak bile olmayan birinin nasıl olup ta yangın çıkararak intihar ettiği, yanıp kül oluncaya kadar polislerin nasıl habersiz kalabildiği, video kamera ve yangın uyarı cihazlarının nedense çalışmadığı vs. vs onlarca soru yanıtsız kalır ve yıllar süren yargılamalar sonucu cinayetle suçlanan polisler bir güzel temize çıkarılır. Eh bari ayıp olmasın diyerek karakol amirine, ‚denetimde ihmalkarlık’tan dolayı 10 bin 800 Euro para cezası verilir. Ki buna dahi itiraz edildiği için en son yüksek mahkeme konuyu görüşüp, geçtiğimiz hafta nihai kararı verir: Evet amirin ihmali vardır 10 bin 800 Euro ödemelidir! Peki Oury Jalloh’u kim öldürmüştür? Nasıl öldürmüştür? İnsanların canını korumakla görevli memurları bu denli vahşete iten nedir? Yüksek mahkemenin yüksek değerleri bu sorulara pek ilgi göstermemiş, hukukmuş, insan haklarıymış, vicdanmış „hepi topu 10 bin 800 Euro’dur“ deyip işin içinden çıkarak, en az bu cinayet kadar bir ikinci skandala daha imza atmıştır böylece.