Göçün cinsiyeti var

göcİstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Hatice Kurtuluş Bielefeld Üniversitesi’nin daveti üzerine bir yıllığına göçmenlerle ilgili araştırma yapmak için Almanya’da kaldı. Kurtuluş, Berlin Göçmen Kadınlar Birliği’nin düzenlediği bir etkinlikte göçmen kadınlarla bir araya gelerek hem kendi araştırmasını anlattı hem de sohbet etti.
Prof. Kurtuluş, „Almanya’da Türkiyeli Göçmenler ve Göçün Cinsiyeti“ konulu araştırmasını yaparken, kadınların göç süreçlerini çok ilginç bulur ve kadınların emek ve göç deneyimlerine daha fazla ilgi göstermeye başlar. Göçün cinsiyetinin olduğunu ve erkeklerle kadınların farklı göç süreçlerinden geçtiğini belirten Kurtuluş, göçmenlik sürecinde kadınların işçileşmelerinin ve buna bağlı olarak güçlenme biçimlerinin de farklılıklar gösterdiğine dikkat çekiyor.
İLK VE İKİNCİ KADIN DALGASI ARASINDAKİ FARK
Prof. Kurtuluş’un yaklaşık bir yıldan beri yürüttüğü çalışma sürecinde birebir konuştuğu kadınlara dayanarak yaparak yaptığı analizleri kısaca özetlemek gerekirse; Almanya’ya misafir olarak gelen işçilerin çoğunun erkek olduğu kabulüne karşı, özellikle 1964’ten itibaren hızlanan bir kadın işgücü vardır ve bu kadınlar belli sanayi kollarında çalışmaya başlamışlardır. Bu kadınların göçmenlik ve işçileşme süreci, ikinci kadın göç dalgası olarak nitelendirilebilecek 1973 Aile Birleşimi ile gelen kadınlardan daha farklıdır. Misafir işçi alımı durdurulurken, aile birleşiminin olanaklı olması ucuz işgücünün hala Almanya’ya gelmeye devam etmesi anlamına geliyordu. Bu sebeple gelen kadınlar, hem ucuz emek demek hem de yeni ve ucuz işçi üretmenin (yani çocuk doğurmak ve yetiştirmek) aracı demekti. İlk gelen kadınlar sanayi işçisi olarak çalışırken, aile birleşimi ile gelen kadınların çoğu ağırlıkla temizlik, bakım gibi işlerde çalışmaya başladılar. Prof. Kurtuluş, bu iş farkının altını çizerek, bu durumun, kadının emeğinin değerini de belirlediğini vurguluyor. Çünkü kadınların cinsiyet rollerinin devreye girmesi ile temizlik ve bakım gibi işler, bu geleneksel rollerin tekrarı ve gereği gibi düşünüldü. Haliyle sanayi işçisi olan kadınlar bir sınıf bilinci geliştirip, işçileşme sürecini bir güçlenme biçimine dönüştürürken, ikinci dalga ile gelen kadınların işçileşme süreci bu şekilde gelişmedi.
İŞ VE CİNSEL KİMLİK
Bunun diğer bir nedenini de, ‚mekan‘ olarak açıklıyor Prof. Kurtuluş. Sanayi işçisi olan ve ilk dalga ile gelen kadınlar, birlikte kadınlar yurdunda (Frauenheim) kalıyordu ve bu mekan kadınların hem ev dışında, yani cinsiyet rolleri dışında kimliklenmelerine hem de birbirleri ile sosyalleşip dayanışmalarına imkan sağlıyordu. Bu, kadınlarda özgüven duygusu yaratıyordu. Aile birleşimi ile gelenler ise, evden çıkıp tekrar eve geldikleri için bu kadınlardan toplumsal cinsiyet rolleri daha ağır şekilde beklenmekteydi. Ayrıca göç ve göçmenlik politikası gereği misafir işçilerin belli mahallelere sıkıştırılması da daha kapalı ve muhafazakar bir yapı yaratıyordu. Kadınlar bu yapı tarafından baskı altına alınıyor ve gözetleniyor, toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden yeniden kimlikleniyorlardı. Bu süreç, ne yazık ki aile birleşimi ile eşleri gelen ilk dalga kadınlarını da etkileyecek, onların yurtlardan çıkıp evlere ve tekrar cinsiyet rollerine ve sorumluluklara dönmeleri ile sonuçlanacaktı. Bu yapı ve sorumluluklar, kadınların güvenceli ve sürekli işlerden çıkıp esnek işlerde çalışmalarına sebep olacaktı.

GÖÇMEN KADIN ÖRGÜTLERİNİN GÖREVİ BÜYÜK
Sonuç olarak, bu muhafazakar yapı ve kapalı sosyalizasyon, kadının emeğinin değerlenmesinde ve kadının hem kendinin hem de emeğinin özgürleşmesinde bir engel olmaktaydı. Kadınların işçileşme sürecindeki işin niteliği de, kadının özgürleşmesini ve güçlenmesini etkilemiştir. İş, cinsiyet ile birleşmediği zaman (örneğin sanayi işçiliği), kadın cinsiyetinden bağımsızlaşıp işçileşiyor ve kadın kimliğinden ayrı bir sınıf kimliği şekillendiriyor, üstelik emeğinin kendine ait olduğunu ve bu şekilde güçlü olduğunu düşünüyor. Ama cinsiyet rolleri ile birleşen bir işçileşme süreci (temizlik, bakım işleri gibi), kadınların cinsiyet rolleri olarak algılandığı için aynı güçlenme ve işçileşme sürecini yaratmıyor. Bu da kadının emeğini değersizleştiriyor.
Prof. Kurtuluş bu sorunları aşmak için kadınların bir araya gelip mücadele etmesinin çok önemli olduğunu, göçmen kadın derneklerine bu anlamda büyük görevler düştüğünü; çünkü sorunların ancak örgütlenerek ve mücadele edilerek çözüleceğini dile getiriyor.
(YH Berlin)

Duygu Aloğlu