Müslüman derneklerden zoraki mesaj

01maizere ve kizilkaya ok

Geçtiğimiz 19 Eylül günü, Almanya’daki yaklaşık 2 bin camide farklı bir Cuma namazına sahne oldu. Aynı içerikte hutbeler okundu ve başta 9 merkez olmak üzere çok sayıda gösteri yapıldı. İçişleri Bakanı de Maiziere, Yeşiller’den Cem Özdemir, Sol Parti ‚den Gysi, Uyum Bakanı Özoğuz gibi hükümet ve muhalefetin ağır topları da gösteriye katılanlar arasındaydı.

Gerek medya gerekse hükümet tarafından alkışlarla karşılanan ve “Müslümanlar Nefret ve Haksızlığa Karşı Ayağa Kalkıyor” sloganıyla yapılan eylem, Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi tarafından düzenlendi.

Kamuoyuna verilmek istenen görüntüye bakacak olursak, Alman hükümetinin bir süredir resmi muhatap aldığı Müslüman dernek ve kuruluşlar, IŞİD ve radikal İslamcı hareketlere karşı mesafeli oldukları mesajı verdiler. Sıcak çatışma ve gelişmelerin yaşandığı bugünlerde, terörden uzak kaldıkları ve kalacaklarını bir kez daha teyit etmiş oldular.

BİR EYLEM İKİ MESAJ!

Ancak bu görüntünün üzerindeki perdeyi biraz araladığımızda, “Müslümanlar ayağa kalktı” demenin epey zorlama ve abartı olduğu görülüyor. Nitekim, eylemin organizasyonunda görev alan birçok Müslüman dernek ve kuruluş, söz konusu eylemin sadece IŞİD vb. radikal İslamcı terörü kınama olarak lanse edilmesinden rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Verdikleri demeç ve açıklamalarda, Alman hükümetinin aksine, radikal İslamcı terörden ziyade son bir ayda ülke genelinde 5 camiye yapılan saldırıları öne çıkarıyorlar. Yani hükümet ve resmi makamların eyleme yüklediği anlam ve içerikle, bu kuruluşlarınki birbirini tam da tutmuyor; iki taraf ta, aslında gönlünden geçeni ifade ediyor.

Ne için yapıldığı, hangi mesajın verildiği konusundaki bu ‚muğlaklık‘, ister istemez bir başka soruyu, “Müslümanlar ayağa mı kalktı, yoksa ayağa mı kaldırıldı?” sorusunu beraberinde getiriyor!

Başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere, hükümet ve resmi makamların böyle bir eylem düzenlenmesi için hayli ‚teşvikçi‘ ve ‚gayretkeş‘ olduklarına bakılırsa, perde arkasında bu Müslüman kuruluşlarından bazı ‚talepler’de bulunulmuş olması da olası görünüyor. İslam ve terörün yanyana anılmasından rahatsızlık duyan ve hükümetin “ısrarlı ricaları” üzerine, sadece radikal İslam’a tepki göstermenin, Müslüman kamuoyunda itibar kaybı ve kimi sıkıntılara neden olacağını hesaba katan söz konusu kuruluşların, bu nedenle, “Madem öyle, camilere yapılan saldırıları da bu eyleme dahil edelim” şeklinde durumu dengelemeye çalıştıkları anlaşılıyor.

KIZILKAYA: POLİSLİK YAPMAMIZ BEKLENMESİN

Nitekim düzenleyicilerden Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi Sözcüsü Ali Kızılkaya’nın Köln Radyosu ile yaptığı bir söyleşide, radikal İslamcı terör sorunuyla ilgili olarak, “Müslümanların terörle ilgili yakınlığı yoktu ki, mesafe koysunlar. Terörün çözümünü camilerden beklemek ve sebeplerini camilerde görmek büyük aymazlık ve haksızlıktır. Kimse bizden polislik yapmamızı beklemesin” ifadelerini kullanması dikkat çekicidir.

MÜSLÜMAN DERNEKLERİN ÇELİŞKİSİ

Aralarında DİTİB, Milli Görüş, ‚Süleymancılar‘ vb. gibi, Alman hükümetinden resmi muhatap olarak tanınmayı bekleyen ve bu düzeyde ilişkileri bulunan örgütlerdeki ’sancı‘ ve çelişki yeni değil kuşkusuz. Kendi aralarındaki rekabet ve çatışma bir yana, Almanya’daki Müslümanların temsilcileri olarak görülmek, hükümet tarafından muhatap sayılmak kendilerine bir yandan imkan ve fırsatlar doğurmakta ama bir yandan da birçok istek, talep ve yerine göre dayatmayla da karşı karşıya bırakmakta. Belki geleneksel takiyye yoluyla (başka bir ifadeyle ikiyüzlülük) durum idare edilmeye çalışılsa da, bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Ve muhatap alınmanın bedeli olarak, hükümetin çizdiği rotaya uygun adımlar atılması gerekiyor.

TEŞVİK VE DİSİPLİN İÇİÇE

Çünkü, Alman hükümeti özellikle 11 Eylül’den itibaren İslam’la ilgili daha sistematik bir politika izliyor. Bunun bir ayağı, radikal İslamcı tehdit ve dini farklılıklar üzerinden önyargı ve korkuların kışkırtılması, kullanılması ise, diğer parçası da, ‚belli başlı Müslüman kuruluşların ehlileştirilmesi‘, çizilen, izin verilen sınırlar içinde hareket etmelerinin sağlanması. “Almanya’ya özgü bir İslam” olarak ta ifadesini bulan bu plan, muhatap alınan büyük dernek ve cami cemaatlerini hem teşvik hem de disipline etmeyi içeriyor.

Nitekim Hans Peter Friedrich’in içişleri bakanlığı sırasında da, hükümet ve bazı Müslüman kuruluş arasında “muhbirlik dayatması” tartışması yaşanmış; Milli Görüş ve Süleymancılar’a bir yandan ’sopa gösterilip‘, bir yandan da nasıl davranırlarsa teşvik edilecekleri mesajı verilmiş; diğer taraftan kamuoyunda Selefiler gibi İslamcıların nasıl ciddi bir tehdit olduğu işlenirken bir yandan da son eylemi düzenleyenler gibi uysal, kabul edilebilir Müslümanlar olduğu mesajı verilmek istenmiştir.

Yani Alman devleti ve onun siyasi temsilcileri, gerek iç gerekse dış politikanın güncel ihtiyaçları nedeniyle, önceliklere yer yer ayar verseler de, Müslüman kökenli nüfusun bu ülkenin hatırı sayılır bir parçası olduğu gerçeğini dikkate alarak, daha köklü ve uzun vadeli bir konsepten hareket etmekte.

Ancak ne var ki, dışarıda emperyalist çıkarlar ve özlemler içeride sosyal eşitsizlikler ve çelişkiler üzerine kurulu planlar, ideal ve eksiksiz gibi görünse de, hayatın gerçeklerine toslamaktan; çelişkileri gidermek adına çelişkileri derinleştirmekten kaçınamazlar. (YH)