Almanya Toprağına Karışan Canlar

cet1960’lı yıllarında başlarında itibaren birinci kuşak emekçiler istasyonlarda bando eşliğinde çiçeklerle karşılandı. Bu karşılamalar 1974′ e kadar devam etti. Kapitalistlerin ihtiyaçları fazlasıyla karşılanınca bu kez de gelmelerin önünü kesmek için yasalar çıkardılar. Ne de olsa yasa çıkarıcılar egemenlerden yana. İlk akla gelen soru birinci kuşak diye tabir edilenlere neler yaptılar, hangi imkanları sundular. Daha önce hiç görmediği, dilini, kültürünü bilmediği şehirlere getirilenler doğal olarak baş dönmesi yaşadılar. Yapılan zor iş, pis iş demeden gece gündüz çalıştırmak oldu. Bu bir yanıyla anlaşılır bir durum. Ancak en önemli şey unutuldu. Gelenler birer makina değil, sorumluluk taşıyan üretken insanlardı

Tarih bize ne diyor!
İspanya, Portekiz, Yunanistan’dan getirilen işçiler benzer haksızlıkları yaşasalar da dil, din ve kültürel konularda biraz daha avantajlıydılar. Türkiyeli emekçiler ise bir başka dünyadan, batılıların deyimiyle ‚gizemler diyarı doğu’dan geliyordu. Gençtiler, işten kaçmazlardı, enerji doluydular. Dönemin hukümetleri bu işçilerin Almanca ve geldikleri ülkenin kültürünü öğrenmeleri için en küçük bir adım dahi atmadı. Kendi sorumluklarından kaçıp bu yükü de işçilerin üzerine attılar. Kimi işletmelerin, bazı sendika şubelerinin övgüye değer çabaları genel durumu değiştirmedi. Sekiz saat, on saat çalışanların dili kendi başlarına öğrenmeleri oldukça zordu.
Devlet dairelerinde, belediyelerde, çalışma dairelerinde, tramvaylarda, diskoteklerde, okullarda özcesi hayatın değişik alanlarındaki dışlanmışlık, ayrımcılık, eşit haklardan mahrum bırakılmışlık işleri daha da zora soktu. Buna bir de doğulu olmanın ‘kendi içine kapanma’ tutumu eklenince birinci kuşaktan Almanca öğrenenlerin oranı oldukca düşük kaldı. Durum tek başına bununla izah edilemez ancak dil bilmeyince sorunlar da büyür.

Barakalardaki hayat
Yazımıza konu olan Mustafa Çetin Akçı birinci kuşak emekçilerden. İlk gelenlerin önemli bir kesimi kalifiye eleman. Kimi meslek sahibi, kimi teknik açıdan vasıflı. Akçi, sanat okulunu bitirmiş, astsubay olarak askerlik yapmış bir genç olarak yeni arayışlar içinde. Hayallerinin peşinde koşmaması için hiç bir neden yok. O da öyle davranıyor. Yeni bir yaşama yelken açıyor. Almanya ile Türkiye arasında resmi anlaşma bağıtlanmadan kendi olanaklarıyla 1961 Haziran’ında, Eskişehir-Sirkeci-Münih yolculuğuna çıkar. Uzun bir yolculuğun yorgunluğuyla Stuttgart yakınlarındaki Mettingen’e gelir. Burada Maschinenfabrik firmasında işbaşı yapar. Önce çalışacağı fabrika gezdirilir, yemekhane ve kalacağı baraka (heim) gösterilir. Kendi deyimiyle baraka hayatı fazla sürmez kısa bir süre sonra sevgili Nezihe Hanım’ı yanına getirerek ev bulup taşınır. Türkiye’li işçiler için baraka hayatı tam bir ‚gurbet‘ mekanıdır. Toplu uyumalar, toplu halde şehiri gezmelere çıkmalar, memleket haberlerine kulak vermeler. Mustafa Çetin Akçı da emek ve sömürü ilişkisini bizzat yaşayarak ne yapılması gerektiğini hayat ve kitaplardan öğrendi.

Okumayı Yaşam Felsefesi Edinmek
Almanya’nın tanınmış şairlerinden B.Brecht; ‚Okuyan bir işçinin soruları‘ başlıklı şiirinde insanlık tarihini şairanece işler ve sorular sorar. Evet okuyan insan sorar sorgular ve doğru yolda insanlığa hizmet yolunda emin adımlarla ilerler. Mustafa Akçı da göç konulu çalışmalarımız başladığında bizlere lazım olan materyaller için yardımını esirgemedi. Ilk dönem Almanya’ya gelen işçilerin adları ve adreslerini vererek çalışmaya katkı sundu.
Stuttgart‘ta kimler tarafından düzenlenmiş olursa olsun edebiyat konulu toplatıların daimi katılımcısıydı. Sessizce bir köşede oturur dikkatlice konuşmacıları dinlerdi. Soru sorduğu çok az görülürdü. Sennur Sezer, Yılmaz Onay, Oya Baydar, Zeynep Oral, Ahmet Arpad, Gülsüm Cengiz toplantılarında kitaplar getirip yazarlarına imzalar attırırdı. Yılmaz Onay ve Güngör Gencay söyleşilerini organize etti. Söyleşi sonrası sevgili Güngör Gencay ile evine gidip saatlerce sohbete koyulduk.
Stuttgartlılar onu kitap kurdu olarak bilir. Türkiye’de çıkan her yeni kitabı ne yapar eder getirtirdi. Sadece kitaba değil aynı şekilde müziğe de vurgunluğu vardı. Türk, Ermeni, Kürt, Azeri, vb.. müziği. Klasik müziğin ise tüm plaklarını toplamıştı. Klasik müzik eşliğinde okumaya bayılırdı… Bunun için de kimi edebiyat toplantılarında müzik üzerine söyleşiyi bizzat kendisi hazırlanıp sunum yapardı.
Bu Mayıs ayında gerçekleştirdiğimiz kitap pazarına kucak dolusu kitap ve iki yılın Yaba Kültür Sanat dergilerini getirip hediye etti. O, ülkemizin saygın dergilerinden Bilim ve Gelecek dergisinin Almanya temsilciliğini yaptığını gerek duymadıkca söylemezdi. Olduğu gibi görünmek, insanlara tepeden bakmaktan uzak durmak, en zor anlarda dahi sevecenliği elden bırakmamak prensipleri arasında yer alıyordu.
‚Almanya’da ve Almanlardan çok şeyler öğrendim‘
Almanya‘ geldikten sonra burası benim yeni yurdum diyen Mustafa Çetin Akçi gecesini gündüzüne katarak kendini öğrenmeye verir. Baraka hayatı döneminde tanıştığı Doğu Almanyalı Dietmar ve Teknik okulda Harry ile dostlukları birbirlerine her konuda yardım temelinde sürer. Önce Almanca, sonra Alman kültürünün güzel olan yanlarını kendi kültürünün güzel yanlarıyla birleştirip zenginleşmek varken neden getto yaşamına çekilelim der. Evinin beş-altı yüz metre ötesinde bulunan kütüphane günlük uğrak mekanı olmuştur.
Stuttgart’ta yaşayan tüm emekçilerin güzellikleri ile nasiplenip kendini aşarak evrensel yaklaşıma ermişti. Dil, din, ırk ayrımı yapmadan insan merkezli bakardı olaylara. Almanların kültürel sanatsal etkinliklerine katılarak çevresine sürekli bunlardan söz ederdi: ‚Almanların programlı, disiplinli davranışlarına hep hayran kalırım.‘
Emeklilik yıllarında yapmış olduğu bir başka güzellik de; AWO bünyesinde topladığı emekliler grubu ile özel ilgilenmek oldu. Onlarla özel çalışmalar, gezi turları düzenlerdi. İnsanlara yararlı olmaya özel itina gösterirdi.
Sade bir törenle uğurlanmak
Türkiye’den Almanya’ya bir kaç yıllığına gelenler artık buralı oldular. Neredeyse yarısına yakını Alman vatandaşlığına geçti. Almancayı çok iyi konuşup Türkçeyi çat pat konuşan yeni nesiller gelecek planlarını Almanya üzerinde yapmaktalar. Türkiye hükümetleri bu gerçeği hiç bir zaman görmedi veya görmek istemedi. Onlar için varsa yoksa döviz ve Türk lobisi oluşturma çabaları oldu. Almanya toprağına terini katanlar gelinen yerde bu kez bedenleri ile kara toprağa karışmaktalar. Zira onların Türkiye ile bağları neredeyse gidip tatil yapılacak, dinlenilecek bir yere dönmüş durumda.
Burada sözü Nezihe Abla’ya bırakalım: ‚Son zamanlardaki gelişmelerden çok rahatsızlık duydu. İnsanlar arasında garez ve kinden nefret eder oldu. Gezi direnişinde yaşananlar, Leman Sam‘a yapılanlar… ‚Artık bana ağır geliyor, herkes kuyusunu kendisi doldurur bir gün. Dolu dolu yaşadım gayet rahat ölebilirim.‘ diyordu. Bunca yıllık beraberliğimizde hiç böyle konuşmazdı. O akşam geç vakitler birlikte yatağa uzandı.‘
Kelimeler düğümleniyor, göz pınarlarından akan yaşlar…
Doğudan yola çıkan derviş Mustafa Akçı, hayatın cilvesine bakın ki Stuttgart Doğu (ost) Mezarlığı’nda düzenlenen sade bir törenle toprağa verildi. 10 Ekim 2014’te saat 12 olduğunda tüm dostları; Türk, Alman, Kürt, Ermeni, Yunan, vb…oradaydılar. Önce Vivaldi’den bir parça dinledik. Sonra Almanca-Türkce konuşmalar, Sezen Aksu’dan bir parça ve yeniden klasik bir parçayla tören tamamlandı. Nezihe abla, Oğlu Ufuk ve kızı Özlem zor ayakta duruyorlardı. ‚Babamız kimseye yük olmadı, temiz öldü.‘ deseler de yürek bu acının bastırılmasınını kabullenmiyor. Mustafa Çetin Akçi çok sevdiği Halikarnas Balıkçısı gibi bir Ekim akşamı (07.10.2014) ebedi uykusuna daldı.

Ali Çarman